24 Aralık 2009 Perşembe

yağmur! sen de vurup da durma şu cama!



herkes aynısını söylüyor, renkler, kıyafetler, sözler...
bir şarkı bu kadar ben olurmuşum.
oynatalım uğurcum.

5 Aralık 2009 Cumartesi

kim


"Söylesene, kimi istiyorsun?"
Muazzez yaşlı gözlerini Yusuf'a dikerek haykırdı:
"Hiç kimseyi... Anlamıyor musun...Hiç kimseyi..."
Ve gözlerini uzun müddet onun gözlerinden ayırmadı. Yusuf da ona bakıyor ve idarenin titrek ışığı vuran yüzünde yer yer ürpermeler oluyordu. Elini yavaşça uzatarak genç kızın saçlarını okşadı. O zaman Muazzez bu işareti bekliyormuş gibi doğruldu, Yusuf'un ellerini avuçlarının içine alarak:
"Kimi istiyorum, anladın mı?" dedi.
Yusuf alt dudağını ısırarak ağır ağır başını salladı:
"Anladım!"
Muazzez hayatında ilk defa Yusuf'un iri kahverengi gözlerinde yaşlar parladığını gördü.

30 Kasım 2009 Pazartesi

na'me

sevgili cc,

nedense, dün durduk yere bodrumu gördüm rüyamda. sabah kahvaltı ederken bana, urla dolmuş'unun arka koltuğunda, kafanda şapkan ve benim yeşil tokam, (kız arkadaşının seni nasıl boynuzladığı gibi) önemsiz şeyler anlatıyordun.
Kahvaltıda, tam tereyağ bal kısmına gelince düşündüm...
insan, en sevdiği İstanbul'da, neden Bodrum'u özler ki?

akşam şişelerin dibinde kafamı kırıp, balkon'da otururken, şişenin dibinin senle dört gün gibi koktuğunu fark ettim.
görünmez balkon gibi. (2)
tık diye oturdu kafama. duydun sen de o sesi ve güldün. aklıma birden holly sezen'in şu şarkısı geldi.




Klipteki silik fotoğrafta sezen, bir şeyler anlatmak istermiş de rüyalardaki gibi sesi çıkmamışcasına, kalmış.
o an'da şarkıda söylediği her şey aklından geçmiş.
O kadar kırıkmış işte onun da kafası. Sanki o kadar kırıkmış ki, kalbi gibi, kırık kırık söylemiş şarkısını, aklımdan geçenler gibi.
sanki tanrıçaymışcasına sezen bizim hikayemizi izleyip, şarkısını söylemiş.
aynı şarkı gibi, dört kısa günden bana,
bir garip sızı kalmış,
bir de deli özlemin.

ben söylemiyorum. tanrıça söylüyor.

severim
aa


derkenar
İnsan böyle bir duyguyu yaşarken
Gerçek yaşamla tüm bağlantıları
Kopmuşçasına ayakları yerden kesiliveriyor
Hoş bir zaman bu bağlantısızlık da
Yaşam kadar gerçek ve doğal
Biliyor musun?

29 Kasım 2009 Pazar

derdim


zaman, çölde, rüzgarın kumlarla tüm izleri silmesi gibi, siliyor yavaş yavaş senden kalanları. bir serapmışcasına silikleşiyorsun.
hatırlayamadıklarımı özlüyorum.
birşeyler anlatmak istiyorum sana, geçenlerde okuduğum şu, bilim kurgu hikaye gibi. kafamda oturtup karşıma anlatıyorum;
adamın biri bir gezegene düşmüş, böcekler tarafından kurtarılmış. adam hareket ediyor ama kazadandır, leylak rengi böcekler beni besliyor, bakıyorlar diye düşünüyormuş, mutluymuş. son sahnede askerler, leylak rengi böceklerin, kurbanlarını, uyuşturucu sıvılarıyla besleyip felç ederek, hayati olmayan organlarını yiyerek beslendiğini anlatmışlar.
yetkili subay Angelo büyük bir ciddiyetle;
gezegeni ve böcekleri yok edin.demiş.
Yardımcısı sormuş;
Ya Kurbanlar?
Cevap vermiş Subay Angelo;
Onlar zaten ölüler.

zaman, yaşar olma nedenlerimi, leylak renkli böcekler gibi, uyuşturan bir neşeyle kemiriyor. en büyük lokması da sensin. aslına bakarsan korkunç bir iştahla aldığı o ısırıktaki acı bile zamanla geçiyor. zaman geçiyor, zamana ayak uydurmak, uymak, (artık olmayan organlar için) uyuşmak gerekiyor. bazen göz'üm olmadığını unutuyorum. dünyanın gelmiş geçmiş en etkili uyuşturucusu zaman kadar uyuşmuşum.
senin gibi,
senin kadar...
zaten ölüyüm.
gözlerin yok, köfte dudakların da... ekonomik sosis parmakların?
yok onlar. seninle geçen hiçbir an yok.
anlıyor musun?
anlıyorsun değil mi?
hava ayaz mı ayaz. ellerim ceplerinde. yeşilköye doğru yürüyoruz, gecenin üçü...
o geceki gibi, saatlerce ağladığım odanın köşelerinde, yapayalnızım ve yoksun artık sen. yoksun... o yokluğa doldurduğum kelimelerin, anlamlardan fermuarları kapanmıyor. ağlarken, sarılamıyorum ne kelimelere, ne de sana.
gözyaşlarımın inadına, aklıma gülüşmelerimiz geliyor.
gülüşüm, o gülüşler anısına, dudaklarımda, bayrak direği gibi yarıya indiriliyor.
umuyorum olduğun yerde mutlusun. çok yakışıklı çocuklar var, çeşit çeşit cennet yemekleri, sokaklarında dolaşacağımız, alışveriş yapacağın binlerce şehir, 24'ün ve Nip Tuck'ın bütün bölümleri mesela.
nerede olursan ol biliyorum ki sen de beni özlüyorsun. beni sorarsan iyiyim. bir derdim var, ben de seninle konuşmayı özlüyorum.
sizin oralarda zaman çabuk geçiyormuş diyorlar.
ne zaman bilmiyorum ama görüşmek üzere,
en kısa zamanda cennetten kovulana kadar konuşalım.
seni çok seviyorum.


Bir zamanlar birini kaybetmekten çok korkmuştum mesela...
Korkulan başa gelir, korkularımı gerçekleştirmişti zaman da...
Fark ettim ki ondan sonra korkmadım ben...
Herkese birgün kaybediceğim gözüyle baktım...
Ailem, arkadaşlarım, sevgilim...
Birgün hepsi, nasılı niçini olmadan kaybedilecek tarafımdan...
İsteyerek veya istemeyerek..
Sebep önemli değil...

28 Kasım 2009 Cumartesi

great escape

her kurban bayramında, aynı şeyi beklerim .
kendi çocuğunu kurban etmesin diye, tanrının, gökten beyaz kanatlarıyla kurbanlık getiren melek gönderdiği fikrini kabul etsek bile, ben burada hiç suçu olmadığı halde, insanla tanrısı arasında kalmış bu kurban'ların tarafını tutarım. kaçan bir boğa'nın peşindekilere çektirdiği eziyeti seyretmekten oldukça keyif alırım. iplerini koparıp kaçan boğalar, kendilerine engel olmaya çalışan bir kaç kişiyi boynuzladıktan sonra şehrin sokaklarını birbirine katarlar.
işte ben o boğaları çok severim. sonunda yakalanacaklardır bilirim. zira iki bacaklıların, tüfekleri vardır, bıçakları vardır, arabaları vardır ve acımasızlardır ki en büyük silahlarıdır bu, ve buna rağmen her bayram ısrarla kaçan boğaların saatler boyu o iki bacaklılara yaptıklarından zevk almamı engellemez.

ne kadar kaçarsa kaçsın, ne kadar şaşırtırsa şaşırtsın, bütün boğalar, eninde sonunda yakalanırlar. ama yakalanana kadar da o iki bacaklıların burunlarından fitil fitil getirirler işte!

daha dün great escape'i seyretmişken, idare edin psikolojimi... ama böylesi yakalanma anlarının sonunda, inanmak isterim ki; kim bilir belki bir yerlerde, haber bültenlerinde bahsedilmeyen, kaçmış ve yakalamamış boğalar vardır.

işte belki de onlar, kendi aralarında örgütlenip, bir kurban bayramında, bayram namazını müteakiben saldırır ve tüm arkadaşlarını kurtarırlar.

kim bilir?

26 Kasım 2009 Perşembe

kaşıkların sessizliği

birbirini tanıma aşamalarında klasiktir. en sevdiğin film, en sevdiğin yazar ya da kitap sorulur.

"Sahi o filmi izledin mi? Kitabı okudun mu peki? Ben okumadım. Filmi de kıçından başından işte… İzlemediysen ya da okumadıysan çok şey kaybetmedin. Kaybedecek en önemli varlığın “zaman” iken, hala diğer kaybettiklerine üzülenlerden misin yoksa? Ve hala uyuyorsun değil mi?"

aslı'nda, her an yeni şeyler getirirken, en sevdiğin filmin aynı kalması düşünülemezdi elbette. çocuk yine de klişeleri bozmamaya özen göstererek, en sevdiği filmi sordu kıza.
kız mırıldanarak zaman kazanmaya ve bu arada ilginç birşeyler hatırlamaya çalıştı.
"hımm bir düşüneyim." dedi ama aslında düşünmesine gerek yoktu. saçlarını sırf, çocuk istiyor diye kestirmiş, ama alışamadığından triniti gibi yaPıştırmıştı.
çok beğeniyordu çocuğu, etkilemek içgüdüsüyle ne tür filmleri sevebileceğini tartıyordu. mırıldanarak, matrix'in ilk sahnesinde, triniti'yi havaya zıplamış, kolları kuş gibi açılmış ve 360derece dönerken gördüğünde, kalbi nasıl küt küt attıysa, öyle akarak çocuğun gözlerine, anlatmaya başladı;



"bana göre "en sevdiğin film" yoktur. ama The Matrix'i orjinal haliyle seyretmeyi severim en çok. sevdiğim filmler dönem dönem farklılık gösterseler de uzun süredir ondan hala bu kadar etkilenmiş olmamdan dolayı, düşünürüm ki en sevdiğim film ;odur." dedi gülümseyerek, "vizyona girmeden bir ay boyu heyecanla beklemiş olmam, ilk gösterildiği gün de dahil olmak üzere, beş kere sinemada seyretmem de bunu gösteriyor sanırım. Çoğu kişi tarafından, KüLt filmler kategorisine sokulmasa da; "there is no spoon" her bireyin hayatında yer almış bir gerçektir ve bence yadsınamaz. en sevdiğin film'in yokluğu kadar yoktur çünkü kaşık."

Çocuk matrix'i seviyordu. Aslına bakarsanız Testere serisini ve Hostel'i daha çok seviyordu, ama hayal meyal hatırladığı "there is no spoon" repliğini, yeni tanıştığı ve düşünce akışını çözmekte zorlandığı kızın nereye bağlayacağını merakla bekliyordu.



kız devam etti;

"kaşık gerçekten yoktur.
ama kaşık poziyonu vardır mesela. iki kaşığı iç içe uykuya yatırmışsın gibi.
(nelerden bahsediyorum ben, bana sevdiğim filmi sormuştu oysa)
K(lasik)aşık pozisyonudur.
(battı balık...)
bir birine kaşık kadar aşıksan, aslında fazla şık da yoktur.
(-şık)


Neo: Triniti! Help!

Ajan: Only human!

Neo: Türkçe Konuş!

Triniti: Dan.gde this! o zaman.

çocuk gülümseyerek, kızın dudaklarına eğildi. sonra duraktaki insanları fark edip, üşümemesi içinmişcesine, sarıldı. kızı tam olarak anlamamıştı, ama bu kızın anlaşılmazlıklarından, kokusu kadar garip bir keyif aldığını fark etti....



sanki nilüferli bir gölün kenarında oturmuş karışık tostlarını yiyorlardı, meşhur "İstanbul", "köprü" ve onlar kadar meşhur "Bayram" trafikleri buluşunca ortalık medyatik bir kalabalığa karışmıştı. o karışıklık ve soğukta, kızı yolcu etmek için otobüs beklerken çikolata kaplı, üstü çıtır cevizli kabak tatlıları atıştırırken, nefis muhallebili/kadayıflı kaynana tatlısı konuşuluyordu. Otobüsün ne kadar geciktiğinin farkında bile değillerdi.

"ne zaman istanbuldan, ankaraya gidiyor olsam, hep istanbul; güneşli, ankara da (özellikle geceleri) buz gibi soğuktur. hani mevsim tam battaniye altı, sevgilinin ayak parmakları sıcaklığında, elde sıcak çikolata, film seyretme mevsimiyken.
hani nasıl desem bazen filmi unutup, biraz sarılma, sonra da gözlerine dalıp uyuma mevsimiyken hele..."
diye mırıldandı kız, çocuğun nefesine sokularak.

çocuk gülümsedi; "sık dişini cumartesi. sen ki; şarap (tanrılarının) gecesisin, az daha bekle. bazı kadınlar aşkın; elle tutulur, yılla ölçülür olduğuna inanmışlar ve sanıyorlar ki ; aşk'ını realize edebildiğin kadar varsın! oysa en sevdiğin filmlerin (ve her daim süren aşkların) hiçbir zaman olamayacağı, k.a-şık pozisyonu kadar basit dünyamızda; aşk'ın realizasyonu, yalnız bağırsaklarından kalplerin, kanalizasyonuna akar. öyle değil mi k.a-şığım?"

19:00 Ankara Otobüsü. Yolcu Kalmasın.

there is no...

23 Kasım 2009 Pazartesi

kısmet

-bugünlerde hayatla dalga geçiyor gibisin?



"(Çok) fazla beklentim yok hayattan.
Çok nedir?
Her şeyin çoku; dünyayı görmek, pahalı elbiseler, iş kıyafetleri, mühim işler, spor kıyafetler, saunalar, parfümler, taksilerin ön koltukları, malboroların kırmızıları, viskilerin ve boş muhabbetlerin en pahalıya patlayanlarıyla, asmalı mescitlerde takılmalar değil istediğim."

niyetine kapatıyor kahvesini. fotoğrafını çekmiş, şekerli Türk kahvesiyle, sütlü(mis)kahvenin yeşil tepsideki anlamının. Hayattan beklentisi; o anlammış aslında. (Çok) fazla beklemiyormuş. Çok, kendiliğinden fazlaymış zaten.
Çok'luklara aldırmadan kendinde beklerken, öyle karadeliğe öykünen bir içten dilemiş ki,"şey"ler, olmuşlar.

Aşık olduğu (clark)kent'te,
olunası göbek deliğinde,
"o"nu görmeye bile ihtiyacı yok
"o" nmuş zaten,
"o"ymuş
gülüş ışığına, olayazmış!


1453 / Istanbul Pictures, Images and Photos

Ayşe bacı, "insan kendi falına bakar mı kızım?" diye gülmüş ütü yaparken. bir yandan kendi kızının da, o'nun gibi yatakta çalışmayı nasıl sevdiğini anlatıyormuş. ve geçen gün baktığı falında, hayırlı evlilik gördüğü, oğlunun evleneceği kızın ailesini...

A.dile naşitmiş.

yere çay kutusunu devirirmişsin, "geçen ben de kahveyi bir devirdim, görsen" diye elini ağzına kapatarak gülermiş. güzel bir şey söylesen ya da biraz burnun aksa, gözleri doluverirmiş, titrermiş içinde insan sevgisi, bu kadını pek severmiş. gülümsemiş,

bir gün şifreci geldi. çözdü ayaklarındaki prangaların zincirlerini, kırık kırık kırıktılar zincirler de, uçayazdı sonra hayal gibi...



"kimse benim falıma benim kadar iyi bakamaz Ayşe bacı" demiş. yatağın içinde beyaz bir kedi gibi kucakladığı leylayla oynarken. müziği açıp yatağın üzerine bırakmış.

açmış kahve fincanını. bakmış gökkubbenin içinden bakar gibi hayatının göklerine... küçücük, fıçıcık, içi dolu fincana uçayazmış. Telveler şekilden şekile bürünmüşler, hikayeler anlatmışlar, içlerinde gezinmiş. arı kuşu gibi çırpan kanatlarına uçan kelebekleri görmüş. kervanlar dolusu erzak görmüş, Sütlüce durulukta dizinin, dibinde, Haliç'in.. yükleyip de kervanları çeşit çeşit yüklerle, anacığına, babacığına yollamış... sıcacık çorba kokuları gibi bitivermişler burnunun direğinde, Emin/önüne balık/ekmek yemeye gitmişler birlikte. mutluluktan kalbini yerinden oynatan bu hikayenin içinden, gülüşünün ucuna tutunup kaçmış. sıkıca örülmüş hikayelere bakmış. bazı geceler eğlenceli zombiler görmüş;

"yürüyen merdiven sevmem,
(normal merdiveni göstererek)
çünkü daha hızlısı var."

bazılarındaysa istanbula inen sisler, dediğim dedik şairlerin yalnızlıklarından daha açık seçikmiş,

"hayır öyle olmaz, böyle olur! yalnız böyle. yalnız. böyle. yalnız... hayır... olmaz."

Allah'tan, deryalarında kalp atışı gibi balıklar oynaşıyormuş,o deryaların semalarında bir viking tanrısı, yerler kadar ve gökler kadar gemisiyle dolanıyormuş... yüzdüğü, deryalarından yeni keşfedilmiş bir batık gibi, kaynana hikayesi çıkmış. ama o böyle hikayelere önceden de alışıkmış. ufak tefek bulutlara aldırmadan, üstünde güneşten elbisesi, o bulutların hiçbir zaman kapatamayacakları gökler kadar gülümsemiş.

"ölüm bile korkulacak şey değildir. bana özel değildir çünkü. herkes bir gün, eninde sonunda ölür!"

ölüm sessizliği gibi bekleyişlerin ardından, Deryalardan dalıp çıkardığı "ataleti yenme yolları" kitabına bakmış, hatırlamış.
falından kafasını kaldırdığını görünce Ayşe Bacı; oğlunun halinin ne olacağını sormuş hemen.

kitaba bakarak, "ilk itiş, çok güç'tür Ayşe bacı" demiş. "çünkü her cisim olduğu haliyle durmak eğilimindedir. o yüzden, telekinezi.k değilsen, o potansiyeli kinetiğe çevirmek için, daha çok güç harcarsın."

Ayşe Bacı anlamazca bakmış yüzüne, anlaması çok güç'müş.

o da kadıncağızı rahatla(t)mak için;

"kısmet" demiş "kısmet."

Ayşe bacı, o sırada, gömleğin yakasını ütülerken, sizce;

"bu kız neler görüyor o falda? kafası mı güzel?" diye,yoksa "bizim oğlan ne anlar düğün dernek işlerinden. bizi de karıştırmıyor. bizim herif adam olsa, o da yok!" diye mi düşünürmüş.

kısmetmiş.

her şeyin başı sonu kısmet.


kısmet,

son kulvarda atağa kalktı sayın seyirciler,

kısmet arayı açıyor,

takipçileri peşinde,

kısmet,

o ne, arkadan madam butterfly kısmet'i yakaladı,

son düzlüğe girilirken atlar başabaş gidiyor,

son anda madam butterfly kısmet'i geçiyor,

(fuck you!)

kısmeti yakalayıp geçen madam butterfly burun farkıyla yarışı kazanıyor sayın seyirciler.


yarışın birincisi madam butterfly.

bir sonraki yarışta görüşmek üzere.

(very much)



dalga derken?





Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim

Şöyle diyebilirim: "Gece yıldızlardaydı
Ve yıldızlar, maviydi, uzaklarda üşürler"

Gökte gece yelinin söylediği türküler

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Hem sevdim, hem sevildim, ya da o böyle söyler

Bu gece gibi miydi kucağıma aldığım
Öptüm onu öptüm de üstümde sonsuz gökler

Hem sevdim, hem sevildim, ya da ben böyle derim
Sevmeden durulmayan iri, durgun bakışlı gözler

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Duymak yitirdiğimi, ah daha neler neler

Geceyi duymak, onsuz daha ulu geceyi
Çimenlere düşen çiy yazdığım bu dizeler

Sevgim onu alakoymaya yetmediyse ne çıkar
Ve o benimle değil, yıldızlıdır geceler

Yürek zor katlanıyor onu yitirmelere
Uzaklarda birinin söylediği türküler

Bakışlarım kovalar onu tellim her yerde
Bakışlar sanki onu bana getirecekler

Böyle gecelerdeydi ağaçlar beyaz olur
Artık ne ben öyleyim ne de eski geceler

Sesim arar rüzgârı ona ulaşmak için
Şimdi sevmiyorum ya, eskidendi sevmeler

Şimdi kimbilir kimin benim olduğu gibi
Sesi, aydınlık teni, sonsuz uzayan gözler

Sevmiyorum doğrudur, yürek bu hâlâ sever
Sevmek kısa sürdüyse unutmak uzun sürer

Bu gece gibi miydi kollarıma almıştım
Yüreğimde bir burgu ah onu yitirmeler

Budur bana verdiği acıların en sonu
Sondur bu onun için yazacağım dizeler


Pablo NERUDA

Çeviri : Hilmi YAVUZ

19 Kasım 2009 Perşembe

mygreen




öpemediğimde
dudakların
migrenimi azdırırdı
ve son.bahar yeşili gözlerinin
gözlerime değince
hasetinden çatlatırdı
taze biçilmiş çimen kokularını...



The Cure - Close To Me


şarkıdaki gibi; kalp atışları, el çırpışları ve dahi kelebeklerin kanat kırpıştırmalarıyla, dalgalarında boğulan, nefes nefese ben, aklının tavan arasında, bir dolabın içinde, seni özlermişim. şarkıya ve istanbula inen sislere ve seslere gizlenip nefesini, sesini,seni, dinlermişim...
haftalar kadar süren saatler geçermiş. herşey geçermiş, uykular geçermiş, kahkahalar geçermiş, mygrenler bile geçermiş, bir sen (mygreen), geçmezmişsin. yokluğunda başıma, burnumun ucuna ya da ayağıma (kadar) gelenler, benim kadar eğlenceli şeylermiş, anlatsam sen de gülermişsin.
eğlenirmişiz ve sarılıp gülüşüne, uçmak istermişim sen gülümsediğinde; ayaklarım yerden kesilene...
atışları kalbimin, hıçkırıkları nefesimin ve gülüş ışığında oynaşan kanatları kelebeklerin, özlemek gibi inlermiş...

olmak ve sanmak

kadın programı yaparak kadın olmuş adamlarla,
sevilmeyi unutarak erkek olduğunu sanmış kadınlar var

bırak dostum
olsunlar
ve sansınlar

olurlar ve sanarlarsa
erkek olanlar, kadın olmaya
kadın olanlar da, ortada kalmaya onarlar...

18 Kasım 2009 Çarşamba

ağzında Girit yasemini


senin ülkende cüceler vardı boyları hüzünden kısalan
donmuş gözyaşları
kurumuş otlar
ve adını anımsamadığım bir sürü hüzünlü şey vardı
hüzün programlanmıştı bilgisayarlara bile
babanın bir beyin cerrahının tamir çantası olduğu
söylentisine gelince
bence kuru iftira
ama yukarılık kompleksini kimden kaptığı bilinmiyor
annense bir şişenin içinde batık gemileri
bekleyip durmuş yıllarca
kiralık kardanadamlarla çıkmış küf rengi yolculuklara
ve kadınlar hamamında ayyaş bir ayı gibi bayıldığı gün
seni doğurmuş hiç yokken sen hesapta
a benim caretta carettam
a benim yürek vuruğum
buna da şükür
çünkü
bir yılkı atı gibi
bırakmışlar seni çocuk çocuk suluboya çıkmaz sokakta
keyiflerine bakmışlar gelsin eğlence gitsin ça ça ça

sen küçücükmüşsün
insanlara bakmışsın bakmışsın her yan sönük yıldızlar ormanı
bir şeyleri sevmek istemişsin alışırken dünyaya
dişlerini göstermişler
kırmışlar termometreni
insan insanın kurduymuş bre
kesekağıdına sarmışlar seni
narbülbülün kafese ayçiçeğin çöplüğe
bir duvarın sıvası gibi dökülürken bana rastlamışsın
dur demişsin dur hadi dur yaşamım sil baştan
ben demişim

'severim severim sevmesine de seni
eski bir hüzünle
durmadan büyür içimde bir Girit yasemini'

yaklaşmışım
ve deniz atmışım dudaklarımla dudaklarına

Akgün Akova

alışmak...


Nicomedia - Troya Hattı

9.

kalbindeki acı
kulaklarındaki sessizliğe asit tıkar
gözlerine ölmüş gitmiş sözler sıkışır
bu kamunun karşısında
ruhun biraz güzelse ezilirsin
insanoğlu asfaltlarına düşmüş
kız kelebekler gibi çırpınır ve ezilirsin
herşeyi bırakıp gitmek istesen
bu saatte satılan bütün biletler
geç kalma şehirlerine giden trenlerindir
ve böylece alışırsın
herşey böyledir
yanlış bir şehirde
yanlış bir hayatı yaşamaya alışırsın
zaten alış
alış ki
beni unutmayı hatırlaman
daima kolay olsun




Jan Ender CAN

http://fizy.com/s/16nutd

patlama

Duman - Hatun .mp3
Found at bee mp3 search engine

saatli bir bomba gibi
avuç dolusu kalp atışı içirdin bana

çekip incecik parmaklarınla
aklımın pimini başımdan
fırlattın
göz/kuşağına

öyle ki
kalbimin tik takları
(nefesim gibi)
kesildi
kan/revan kalan enkaza


hadi git hatun!
durma

yoksa
bu gidişle
kaldığın her an
fena halde aşık olabilirim sana

12 Kasım 2009 Perşembe

till there was you


beat/less'ım gelmiş
ne güzel huyların varmış senin demiş
unutmuşum demişim
tozlanmış biraz
üflemişim
söylemeye başlamışım
ve
gözlerin her zaman,
sözlerin zaman zaman,
konuştuklarına inanmışım

ya(h)ma

Sabahlardan bir sabah, gerçeklerden bir gerçeğe uyanmışım, perdeleri aralayıp, dışarı bakma gereği bile duymadan. Bulutları, yağmurları ve tüm ağırlığını hissederek.

Yalanlardan yalan beğen demiş İstanbul, papatyadan yapılmış taçlara öykünen, bir bayram seçmişim, yağmur damlalarından kendime.
saklamışım kimseler görmesin diye; ya(h)ma'yı kandıran sa(h)vitree kadar derine...

6 Kasım 2009 Cuma

jan val.jan

Nicomedia - Troya Hattı

28.

Ah! Çocuk Ah!
sana sonsuzluk hiç çıkmayacak baktırdığın fallardan
ele alınamaz en güzel intihar mektuplarını yazdığın halde
taptığı aşklarda kendi hayatı kendine
hiç okutulmamış birisin sen

kendime tabutlardan tabut
sana gelinliklerden haziran beğendim
birbirimiz hakkında her şeyi bilmeyelim
henüz yola çıkmadan önce
merhamet değmemiş uzaklara gideceksek
kaçmak daha kolay olsun
ikimizi de aynı düş büyüttü
ikimizi de aynı şey delirtti
ben akıllanırken
bir iki kere Paris’i hatırladım
sen akıllanırken
her şeyi büsbütün unuttun
şehirden geri çekilirken
alkol kaplama çılgınlıklarım olur
ağzımı burnumu
kamyoncu küfürlerine bırakırım
gece gözlerini
gece yarılarına vura vura unuturum
kör yalnızlığıma kör bir fahişe ararım
illaki bulurum

veya

bundan sonra seni ilk gördüğüm yerde
eğer hatırlarsam
kendimi vururum

5 Kasım 2009 Perşembe

remember. remember the fifth of november.


onu benden alabileceğini sanıyorsunuz değil mi?
üzülüyorum size.
onu hiçbir zaman benden alamayacağınız için...
istediğiniz kadar baskı kurabilir, korkutmaya çalışabilir, tehdit edebilirsiniz... durmadan kötüleyebilir, hatta yok etmek isteyebilirsiniz beni, bunları söylediğim için. var gücünüzle saldırabilirsiniz bana,
yalnız...
hayat; doğmak, büyümek ve ölmeklerken, ölmeyen birşeyler de yaşar insanların, hayatların ve an'ların altında. bilirsiniz...
ve kurşun işlemez onlara, kan ağlamazlar.

...cenazenin arkasından bakarken;

"kimdi o? tanıyor muydun?" dedi yanımdaki müfettiş.

"evet" dedim.
"o, babamdı. ve annemdi. kardeşimdi.
arkadaşımdı.
sendin. ve bendim.
o, hepimizdik."

siz de onu benden alabileceğini sanıyorsunuz değil mi?
üzülüyorum size...

4 Kasım 2009 Çarşamba

yedi




Ne güzel saattir yedi;
İstanbul'a inmek için,
sevgiliye
iner
gibi.
Sabah yedi ve İstanbul henüz uyanamamış;
mahzun, masum, mahmur...
yedi cücelerin uykucusu gibi...
Sabah ereksiyonu kadar; anarşist,doğal, karşı konulmaz;
yedi büyük günah gibi...
Bir o kadar ıssız, yalnız, tenha;
yedi uyuyanların mağarası gibi...
Acele et on dakikamız var sevgili...
Yalnız on,
ama yedi(veren) gibi.
Birazdan güvercinlerin de karınları acıkacak,
guruldayacaklar,
senin karnın gibi...
Ve sokak köpekleri kavga edip hırıldayacaklar bir kuru ekmek için,
insanlar gibi...
Kahvaltıdan önce,
dinlerken gurultularında ve hırıltılarında; uyanışını,
aslında bensiz her sabah gibi,
ne güzeldir İstanbul,
hele gözünü sevgiline açmışsan
ve saat yedi,
7, harika gibi...

yalancı

yak mumlarını sevgili
bırak yansınlar
söndür ışıklarımı
soyunsun gözlerin
yalan değil mi nasılsa hepsi?
yatsı da olsa
gelince
kahvaltı hazırla sevgili.
kahvaltıdan anladığım,
sade ve sade.c kahve nasıl olsa...
peki ya, yat.sı kahvaltısında
sade kahve ve sade.c ben yetmez miyim?

yalan söyleme bana
söndür umutlarımızı sevgili
umuda ihtiyaç duymaz
fazla zaten ben'deki..'.

http://fizy.com/s/13l40s

http://fizy.com/s/1535g6

3 Kasım 2009 Salı

İSTanBUL


Bu sabaha, İstanbul gibi nedensiz, erkenden uyanmışım.
Paramın gelmeyeceğini ve İstanbul'a gelişin Perşembeye kalacağını söylüyormuş iç/sesim.
Ama "bu akşam”a binmem ve "o sabah”a beni karşılaman fikri gözümün önüne yaşanmış bir sahne gibi geli(veri)yormuş.
Tekrar, tekrar, ar, ar,aarr, annıııeeeaa...
Öyle büyük bir an'mış ki, girmişim içine ve sığmış'ım. İçinde yaşamış, kekeleyerek köşelerin yuvarlaklığına gülmüşüm.
Gösteriyormuşum iç/sesime an'ımı, ikna 'çün, o da ısrarıma gülümsüyormuş.
Zam.an'a bırak. diyormuş.
Bırakmışım zamana, mavi bir ormanın, kırmızı kertenkelelerin dolaştığı, incecik ful'a(r)klımı, durmadan o an'a uçurmuş.

Beş dakkada beşiktaş'a inmişim servisten. Saçlarım dağınık, kucağımda çantam, göz altlarımda torbalarım, dizlerimde dermanım...
Her neyse işte, sabahları uyandığımda ya da cigara sonrası gibi dudaklarım köfte.
Battaniye altı sıcaklığına değil, İstanbul'un ayazına uyanmış olma huysuzluğuma geliyormuşsun sen. Sıra sıra insanlar geçiyormuş etrafından, sıra(d)ağlar kadar uzaktan görüyormuşum seni. Elimdeki sigarama sinirli sinirli vuruyormuşum, duyulmasın diye kalbimin sesleri, dudaklarım gibi atan... Etrafımızda insanlar dolanıyorlarmış, işleri-güçleri varmış. Çalışılacak, daha çok çalışılacak, mangodan kıyafet, body shop'tan dudak parlatıcısı alınacak, karınlar doyacak, ateşler yanacakmış.
Ateş'ler yanacak. İçinden yeni ateşler doğacak...
Vuruyormuşum külüne sigaranın, Ateş'ler sıçrıyor, insanlar eksiliyormuş. Sen yaklaştıkça daha az çekiyor ve daha az vuruyormuşum. Ve sen yaklaştıkça, daha az kalıyormuş her şey. Gittikçe azalan her şeyin içinde; sen kalıyormuşsun, vezir gibi. Bense kızıla kaçan bir at oluyormuşum, gözlerine doğru, onların anlamlarını çatlatmak istercesine, nefes nefese koşan.
Sabah erken, ayaz varmış, sen varmışsın… Bi de, boğaz varmış... Benim boğazımda ilmek ilmek mavi atkım, senin omuzların normalde durdukları yerden üç parmak yukarda, kalbim gibi... Sen üşümüşsün, kalbim üşümüş. Ellerin ceplerinde... Ceplerindeki ellerine saklayıp kalbimin ipini, yokluğumuza üşümüşüz demişim içimden. Sokakta olmaklara aldırmadan boynuna atlamışım dışımdan.
Kimse yokmuş aslında o an'da sen ve benden başka. Ben de sarılıyormuşum bize sıkıca.
Hava; ayaz, sabah; soğukmuş. Ayaz soğuğa nasıl yapışmışsa, öyle bilinçsizce, öyle içgüdüsel yapışmışım sana.
Beni öyle götürmen mümkün olsa eve, küçükken babama yaptığım gibi kollarım boynunda, bacaklarımı beline dolamış, uyuyor numarası yaparak eve kadar gidebilirmişim. Soğuk rüzgarlar esermiş boynuna ve ben tüm peri kızlarının, hatta senin bile unuttuğun bir yerden usulca öpermişim. Bu an gibi. Ürperirmişsin; öptüğüm yeri hatırladığına mı, yoksa benim unutmamış olduğuma mı? Bilemezmişsin. Diken diken üşürmüşüm içinde, unutulmuş an'lar gibi. Sen de sarılırmışsın bana. Eve girdiğimizde yatağa bırakırmışsın beni. Yastığına yatarmışım. Üstümü örtermişsin. Biraz kovalarmışız zamana sıkıştırılmış tinleri. Dumanla ve suyla seyreltirmişiz.
Suların ve dumanların içinden gelir saçlarımı okşarmışsın. Uzun zamandır görmediğin yerleri sakladığım saçlarımı karıştırıp, yeni yerler yaparmışsın.
Ben'de yeni yerler görebilen adamlara, aşık kalabildiğimi anlatırmışım sana, bunun şerefine, bana dolaptan gözlerine sakladığın uçuk mavileri çıkarırmışsın.
Uçuşurmuş saçlarımdan, sabaha uyanan kelebekler gibi... Fark edermişim ki kelebeklerin kanatları, senin dudaklarından durmaksızın "However far away..." dermiş...
Gözlerimi "close to me" ye yumarmışım.

31 Ekim 2009 Cumartesi

yan! babilon


İnsanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Nazım Hikmet





“her şey bir rüzgara bakıyor ağabey
bakma esrar çekip mayıştıklarına
birgün var ya birgün bu mağripli çocuklar
birgün yakacaklar paris’i”

Paris Yanıyor
Hakan Albayrak

28 Ekim 2009 Çarşamba

Kinyas ve Kayra'dan

Hiç uykum yok. Hiç uyuyamıyorum. Domuz gibi içiyorum. Ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum. Sabaha beş saat var. Annemi düşünüyorum. Nerededir şimdi? Aynada kendime bakıyorum bazen. Ve tek kelime etmesem bile vücudum yaşadıklarımı, hayattan ne anladığımı anlatmaya yetiyor. Sağ omzuma kendi çizdiğim kelebek, beğenmediğim için üzerine attığım çarpı işareti ve altında aynı kelebeğin bir Japon tarafından çok daha iyi işlenmişi. Sol dirseğimin iki parmak yukarısındaki kurşun yarası. Bileklerimdeki otuz dört dikiş. ...

Kayra, bir gün bana 'Mutsutluğuna hiçbir çare aramıyorsun' demişti.

http://www.hakangunday.net/

22 Ekim 2009 Perşembe

annem duymasın

yıkanmalıyım. su. sabun. ve kokusu.
suyun olmayan.
sabunun olan.
deniz kokulu bir sabun almışım. denizde yıkanmayı da yıkanmak sayıyorum demek ki. üzerimde kalan tuzları ve denizin kokusunu da seviyorum. yıkanmaktan sayıyorum. ar'ınmaktan...

annem duymasın.

denizden sonra mutlaka yıkanmak gerekir çünkü. havuzdan sonra daha çok. ama denizden sonra da. mutlaka.
domuz gribi de var piyasa'da. piyasalarda her zaman yeni bi'şiler var zaten. korkunun karekökünden çoğaltılan. korkunun karekökünü alırsan bir sürü ilgisiz kelime elde edersin. domuz ya da kuş gribi gibi.

Korku Teorisi;

ama asal'ı temizlik'tir korku'nun.

olmak ya da olmamak.

bütün meseledir.

korku'yu bölersin. çıkarırsın. üstündeki giysilerin hepsini. sonunda pir-ü pak bir korku kalır elinde. temiz. atom bombası yaratabilirsin bundan. Orantısız bir güç'tür temizlik.

gel gör ki; kirlenmek aslen ve gerçekten güzeldir. (hani o annelere yönelik televizyon reklamında olduğu gibi) kirlenmeden, bulaşmadan pisliklere, oynamadan hayatın kanalizasyon kokan çamurlarında ne bir bok öğrenebilirsin ne de gelişebilirsin. koca kız olursun bu da koca(ya)kız demektir.
bana uymaz!

temizlik annesi bir hastanız varsa,(ya da temizlik hastası anne-ki ikisi de aynı yola çıkarlar) pisliklerinizi temizlemeyi annelik sayan, bunu benim kadar iyi an'layabilirsiniz ancak. zira temizlik hastası bir kadınla, hele de annenizse yaşamak, BM kontrolünde Liberya'da bir cezaevinden kaçmaktan daha zordur. Taşlar, sopalar kullanamazsınız.
Annenizdir. Tanrı en büyük kozunu anne konseptini oluştururken oynamış, cenneti de (belki) bu yüzden ayakları altına bırakmıştır.
Annem duymasın'da klasik bir Türk annesiyle, klasik bir koca(ya) kız modelinin psikolojik harpları var. harap. bitap.
başlayalım uğur'cum...

ceza/evi

1.Yıkanmak;

tüm eşyalar ve bezler alınır. Su ısınana kadar boşa akıtılmamalıdır. O nedenle kovaya doldurursun suyu ısınana kadar, ki; banyodan sonra topladığın saç kıllarını attığın tuvalet deliğine dökebilesin.

Saç, deyip geçmemek lazım. Saç önemli mevzudur. Kontrolün dışında dökülür çünkü.
O nedenle tek tek toplamalısın. Hem küvetten hem de yerlerden.
Küvette sabun köpüğü kalmamalıdır. Zira iz bırakır. Kovanın dibindeki suyu banyodan sonra bunun için kullanırsın.
Saçlarını kuruttuktan sonra önce bütün saçları toplar, tüm sabun köpüklerini yıkar, banyoyu, klozeti ve yerleri temizler ve tertemiz çıkarsın banyodan.
Banyoyu temizlenirken yeniden terler ve kirlenirsin ama aslan yıkandığı yerden belli olmalıdır sanırım o nedenle yıkadığın yerlerin değil (yapa/yalnız) yıkandığın yerin temiz olması (ele güne karşı) daha önemlidir.

Havluları banyoya assan bir türlüdür, balkona assan diğer türlü. Son zamanlarda ıslak katlanıp kaldırılmış havluların da eninde sonunda kuruduğunu fark etmenin avantajıyla odada bir yerlere katlanıp kaldırılır. Koku mu? Nem kokan havlulardan daha pis kokular evrende!

En azından kendi odamda eşyalarıma dokunulmaması konusunda yıllar süren savaşları ben kazanmış görünüyorum. Ama görünürde öyle sadece. Bunu da bilmiyor değilim. Evden ilk çıktığımda eşyalarım didiklenir ve hakkımda bir suç delili araştırılır.
Ben mi paranoyakça davranıyorum acaba?

Kendi evinizde psikolojik içsavaşlar yaşamak kadar rahatsız edici az şey vardır.
Belki de uzun süredir bu yüzden bavullarımla yaşıyorum fiziki olarak. Boşaltmıyorum içlerini ve yerleşmiyorum hiçbiryere. Zira evim yoktur henüz biliyorum.
Çizgi roman kolleksiyonumu mu? yoksa kasetlerimi mi attığında us/sal olarak annemin evinden ayrılmıştım acaba?

Ne zaman İstanbul oldu annem mesela?

Hep İstanbul gibi bir anne istedim belki de. Çocuklarıyla erkek arkadaşlarını konuşan ya da eşyalarını araklayıp giyen anneler aradım hep. Belki de o yüzden arkadaş anneleriyle hep yakın oldum.
Arkadaşla anne karışımı bir anne istediğimden.

annem?
duymasın.

et kemiği sarar ve içine bir beyin ve bazen bir ruh konulur ve kadınlar vazoları duvarlara çarparak kırarlar ve erkekler çok fazla içerler ve kimse bulamaz birini ama aramaya devam eder yataklara sürüne sürüne girip çıkarak.et sarar kemiği ve et etten fazlasını arar.

hiç şans yok: hepimiz aynı yazgının kapanına kısılmışız.

kimse bulamaz birini, hiç.

kent meyhaneleri dolu,
batakhaneler dolu,
tımarhaneler dolu,
hastaneler dolu,
mezarlıklar dolu.

başka hiçbir yer dolu değil.

CHARLES BUKOWSKI

19 Ekim 2009 Pazartesi

Doğa İçin Çal

Doga icin cal ! / Divane Asik Gibi - Official Video from Doga icin cal on Vimeo.



Doğa İçin Çal, bir agaclar.net projesidir.

Dünya'nın hali ortada. Yerküresiyle, atmosferiyle tehlike sinyalleri verip duruyor.

Küresel iklim değişikliği bir dert; seller, taşkınlar, buzulların erimesi, kıyıların denizler tarafından yutulması ihtimali, kuraklık...

Beslenme başka bir dert; besin bulanlar için GDO'lu ürünler, denetimsiz tarımsal ilaçlama, sakıncalı katkı maddeleri... Bulamayanların sorunu karmaşık değil: Sadece açlık! Enerji savaşları, temiz su savaşları... Yani gidişat iyi değil.

En güçlü ya da yoksul olanların büyük çoğunluğu, kendi küçük ya da büyük çıkarını esas alarak, kendini dünyanın merkezine koyarak yaşıyor. Herkesin mazareti var!

Çok şey sadece günü kurtarmaya yönelik.. Doğayı yok sayarak yapılan her şey, geleceğimizi biraz daha belirsizleştiriyor. Komik olan, korunmak doğanın umurunda bile değil. O nasıl olsa, öyle ya da böyle var olacak... Vay bizim halimize...

İklim değişiklikleri, seller, taşkınlar, bunlar dünya kabuk bağladığından bu yana hep var ama son yüz yılın grafikleri öncekilerle benzerlik göstermiyor, kendi elimizle yaptıklarımızın, bu kötü gidişe direkt etkisi var. Önceleri düşe kalka yaşıyorduk, artık kıçımızın üstünde hızla kaymaya başladık. İşin bilimiyle uğraşan herkes bu konuda hem fikir. Çevreci hareketler, bu gidişi durdurulması gerektiğini herkese anlatmaya çalışıyor.

Agaclar.net olarak başından beri işin neresinden tutacağımıza bakıp durduk. Yaptığımız her şeyde bu amacın izi var. Daha neler yapabiliriz?

Doğa sorunlarının evrenselliği, doğanın insanlara mekan ve kaynak oluşuyla, müziğin evrenselliği ve insanların ortak dili oluşu arasındaki bağ, projenin çıkış noktası oldu.

Müzik; yaygın, eneji dolu, durdurup kendini dinleten ya da arka plana geçip çaktırmadan varolan...
Seçtiğimiz parça: "Divane Aşık Gibi" Bilmeyen yok, sevmeyen yok...

Dünyanın çivisini çıkaranlar kadar, bunu seyretmekle yetinenler de benzer biçimde sorumluysa, çözümler bulmak ve uygulamak zorundaysak, her vesile ile hatırlamalı, hatırlatmalıyız.... Hem değişim gerektiğini bilip, hem "Şöyle yap, böyle yap" laflarını dinlemediğimize göre, "ne yapmalıyım" diye düşünmek gerektiğini her dinlediğinde hatırlatan bir müzik işe yarar mı? En azından konunun farkında olanlar için, arka planda fazladan bir vicdan azabı durumu yaratır mı?

"Birlikten kuvvet doğar" mı? Tek tek düşündüğümüz, anlatmaya çalıştıklarımız, hep birlikte, bir ucundan tutarak ortaya konduğunda verdiği enerji artar mı?

Agaclar.net'ten Fırat Çavaş, doğdukları iller farklı, yaşadıkları mekanlar farklı, zevkleri, yaşama bakış açıları farklı 45 müzisyeni, varolan gerçekleri bir kez daha hatırlatmak için bir araya getirdi: Doğa için çal!

"Divane Aşık Gibi" yollarda dolaşmaktan başka, hem mecazda hem de fikirde "Sen yağmur ol, ben bulut, Maçka'da buluşalım" diyoruz.

Yeni başladık, devam edeceğiz...

Sizi de bekleriz!

13 Ekim 2009 Salı

mer intérieure

O kadar sevdim ki resmini, işte bugün konuştu benle...

.... Pictures, Images and Photos

Annemin ve babamın olduğu eski bir ev vardı rüyamda. Annem; zekası gözlerinden anlaşılan cin gibi bir karadeniz kadınıydı.
Nereden döndüğümü bilmiyordum. Tek bildiğim o eve döndüğümdü.

Dönmek duygusunu seviyorum. Sıcak bir bardak çayı hatırlatıyor bana. Boş bir eve anahtar çevirmek değil, kapıyı açıp içerde tanıdık birilerini görmek kadar sıcak bir duygu; dönmek. Başka hiçbirşeye benzetemeyeceğin çay'ın dem kızılı kadar sıcak. Annenin geldiğinde "aç mısın?" diyeceğini bilmek kadar alışıldık bir sıcaklık bu.
Beklenmediğim yerlere gidişleri dönmek olarak an'lamlandıramıyor aklım. Bekleyen birileri varsa, ilk kez gittiğin yerler bile dönmek oluyor.

Rüyamda da dönüyorum, annemle babamın bahçesinde çay içip gazete okuduklarını bildiğim o eve. Rüyalarda bazen gerçek hayatta olmayan yerler görürüm. Ama aklım o yerleri öylesine net çizmiştir ki tüm detaylar vardır. Kabuslarla uyandığımda ya da başka gecelerde uyuduğumda da aynı yerlere gidebilirim. Bu sokak da öyle. Daha önce sadece rüyalarımda ziyaret ettiğim, begonvillerin sevimli bir arsızlıkla istila ettiği balkonlarıyla, bahçe içinde evlerin olduğu, hanımeli kokularını duyduğum, ortancaların deniz topu büyüklüğündeki maviliklerinin gözlerimi okşadığı bu tanıdık rüya sokağında, annemin ve babamın yanına dönüyorum. Mutluyum dönmekten...

Bahçeye yaklaşırken, karşıma kızarmış gözleri ve sivri çivilere benzeyen dişleriyle bana (nedense) kızmış oldukları aşikar bir grup köpek çıkıyor. Bu sokağa ait olmayan, kabus sokağının köpekleri, üzerime havlayarak koşuyorlar...
İçim ürperiyor. Köpekler bana doğru koşarken, olur olmaz yerlerde aklıma gelen şiirlerden bir dize aklıma kancasını takıyor;

"içim ürperiyor, ya evde yoksan?"

Annem aklıma geliyor. Ya evde yoksa! Rüyamda daha önce de köpek gördüğümü ve sabah kalkar kalkmaz anneme anlattığımı hatırlıyorum o an.
"Düşmanın var demek ki deniz" diyor annem bana. "Rüyada köpek görmek düşman demektir".
Annem geliyor aklıma yine... Karşısında gazetesini karıştıran babam.
Ben, onlardan (arada düşmanlarımın olduğu) bir sokak kadar uzağım ve bu parlayan dişleri nasıl geçeceğimi bilmiyorum. İçim ürperiyor. Hatırlıyorum bir anda. Aslında o ev yok. Annem ve babam da. Onlar başka bir şehirdeler.
Ben başka...

Dönmek, mümkün mü artık dönmek?

Bunu fark ettiğim anda, sıçrıyor muyum, yoksa düşüyor muyum bilmeden uyanıyorum.
Uyku sersemi; "Ben aslında deniz değilim ki!" diyorum.

Ama rüyamda gördüğüm o erkek çocuğu ben olmalıyım. Rüyamı hatırlamaya çalışıyorum. Hala sıcak çünkü. Belki de sıcak olan rüya değil yataktaki ben. Bilmiyorum. Köpekleri kafamdan uzaklaştırmaya çalışıp, gözlerimi yumuyorum. Rüyamdaki beni hatırlamaya çalışıyorum. Rüyamı düşünürken yine, adı deniz, bir erkek çocuğu oluyorum. İstanbul'dayım bu kez. Gece. Sokaklardayım. Üşüyorum. Dönecek bir yerim yok. Yalnızım.
En iyi tanıdığım ellerime bakıyorum hemen; avuç içlerime. Benim avuç içlerim işte. Hemen bir vitrine gidiyorum. Gözlerim aynı. Saçlarım bile. Ama pınar değil, uzun boylu, güzelce bir erkek çocuğu olmuşum.
Vitrinde gördüğüm deniz olan ben, pınar'a;
"Aynı rüyada birbirimizin bedenlerine hapsolduk" diyor. Kafam karışıyor. Sıçrayarak uyanıyorum. Bu sıçramaların, rüyada dolaşan ruhun bedene düşüşü olduğuna dair bir yazıyı aklıma getirip, artık uyanmaya karar veriyorum.

Bilgisayarda sıradaki şarkıya tıklıyorum, mutfağa gidiyorum.
deniz olan ben'in annesine ulaşamamasının, içimde eksik bıraktığı, o sıcak çay tadı iyi gelir diye düşünüyorum. Suyu kaynatıp çayı demlerken içerden gelen müziğin; Yeni Türkü'den; Fırtına olduğunu fark ediyorum.
Mırıldanmaya başlıyorum;

Yıllardan sonra, yollardan sonra, yeniden yan yana onlar.

Rüyanın gerçekliğinden dönememenin etkisiyle, bana mi ait acaba diye lambanın yarattığı yapay gölgeme bakıyorum. Rüyamda sokakta yürürken, güneşin önüme attığı gölgemin boyu geliyor aklıma. Vitrinin camındaki deniz oğlanla yolda güneşin gölgesini karşılaştırıyorum.

Aslında olmayan o evdeki, olmayan anne babamın yanına giden ben'im aynı deniz(oğlan) olduğunu bildiğimi, ama bu durumu yadırgamadığımı fark ediyorum. "Hayata benimle aynı izleri bırakan bir deniz var demek ki" diye, başkalarının belki de mantıksız bulacağı ama rüya sıcaklığından mıdır nedir, bana oldukça akıllıca gelen bir düşünceye inanıyorum birden.

Çayın demlenmesini beklerken bilgisayarın başına dönüyorum. Yeni Türkü
"Geçse de yolumuz bozkırlardan, deniz'lere çıkar sokaklar" diyor.

Bozkırlardan denizlere çıkan, o sokak ve köpekler geliyor aklıma. Karadeniz kadını annemin "Rüyada köpek görmek düşman demektir" diyen sesini duyuyorum içimde. İçimden bir huzursuzluk dalgası yükseliyor. İçinizle konuşur musunuz bilmiyorum, ama ben sıkça içimde benden başkasıymış gibi, bana akıl veren dost iç sesimle kalmayı seviyorum. "Ismarlama rüyaları bulma iksiri" diyor iç/sesim. "Düşmanla karşılaştığında dalga seslerini düşünmelisin."

Düşündüğüm dalga sesleri kulaklarıma değil içime düşüyorlar. "Herkesin içinde bir deniz vardır, çoğu insan merak etmez, bilmez bile yerini" diye fısıldıyor şaşkınlığıma gülümseyen iç ses. "Ağladıkça göz'lerinin pınarlarından, içinde bir denize akar. Hıçkırıkların yankısıdır dalgalar ve bir iç çekiş mesafesindedir denizlere pınarlar..."

İlkokulda ders kitabında bir resim vardı. Su döngüsü deyince hep aklıma o resim gelirdi. Dağın üzerinde bir kara bulut, yağmurlar, dağın eteklerinden doğan pınar denize akarlardı. Yine o görüntü geliyor aklıma ama bu kez fırtına bulutları; yağmur değil gözyaşı yağıyor, keskin kayalıklarından dağın pınar olarak doğup içimdeki denize akıyorum.
Kendime kahve falı bakar gibi;

Demek ki çektiğim sıkıntılar ve gözyaşları artık engin bir deniz olmuşlar ve dalga seslerinin yok edemeyeceği düşman yoktur asla, diye içsesime yanıt veriyorum.

"O zaman, ağlamak yok artık" diyor iç denizim.

"Yoksa konuşmam seninle!"

Bense sadece dalga sesleri duyuyorum, gülümsüyorum. Biliyorum ki içsesim aslında acılarımdan oluşmuş bir içdenizdir artık ve akıp kıyılarına, soruyorum dalgalarına;

Peki. Susar mısın bana?


İçeriden çaydanlığın sesi geliyor. Çay almaya gidiyorum...


Işıldayan...
Bak sebepsiz yere Kargo'yu hatırlattın bana!
Sene ya 99 ya 2001'di galiba. Teybi çalışan, kendi nadiren çalışan bir unom vardı o zaman, Bilkentten dönerken dinlerdim kasedi çevirip çevirip.
Bugün birinden bahsederken Güliz "daha küçük 22 yaşında" dedi. Tam da o yaşlardaydım işte... Küçücüktü dünya, benim etrafımda dönüyordu.
Kaset filan vardı o zamanlar düşün:)
Hala görünürde kasetçaları olan bir arabam var ama kasetlerimi koyduğum kutuyu anam büyük ihtimalle çöpe sallamış taşınırken istanbuldan.
Kargo kasedim, savage garden'ım, led zeppelin'ler, metallica-garage'lar... Gençlik yıllarım... Nerde bilmiyorum artık... Küçük bir kutuda, belki de eski kapıcının çocuğu dinliyordur.
Senin önem verdiğin şeylere kendi annen bile önem vermeyebiliyor işte
ve şimdilerde biliyorum ki; sebepsiz birşey yoktur. Değil mi ışıldayan?
Bak Bilboard bizden önce bulmuş Kargocu çocukları.
Ne yapalım. Kısmet.
Renklerin içinden doğalım biraz o zaman...

12 Ekim 2009 Pazartesi

aradığınız kapıya şu anda ulaşılamıyor. lütfen daha sonra...

kalbin anahtarı olsa keşke. çok canını yaktığında kitleyip gidebilsen tatile.
bir arkadaşına bıraksan anahtarı. arada bir çiçeklere su verse...
uzaklaşsan kalbinin o durmadan atan damarından, beyninin kıvrımlarına girsen, hayalgücü filan işte...
kapıların telesekreteri olmaması ne güzel, telefonu da yok kalbin. sen yokken uğrasa da bulamaz yani.
kafan rahat.
döndüğünde birikmiş notlara, faturalara bakıp, sehpanın üzerine uzatsan ayaklarını.
açsan bilgisayarı, maillere baksan ve acıklı olanlar bile komik, can sıkıcı her an'ı ışık yılı uzak gelse...

oh be! ne işim varmış o zibidiyle?



unutulmuş diller ve dinler vardı.

hayatın anlamı böyle fısıldadı,
ve biz pınarları, denizlere aksınlar diye çıkardık kaynaklarından.

siz kimsiniz ulan! toplu eylem yassah. dağılın! (her zamanki polis müfettişi)

kuşlar havalanmış cıvıltıları, şırıltılarına karışmış.
ve olmayan bir evrenin tanrısı bunları sırf kendi iç huzuru için canlandırmış gözünde.
bu kadar abi.
daha ne olsun?
alt tarafı bir blog sayfası burası.

dağılın polisi kızdırmadan siz de.

26 Eylül 2009 Cumartesi

Erkekler Kaça Ayrılır? (Dikkat!:Bir kitap eleştirisidir)

Erkekler kaça ayrılır? başlığını atmak kolay da, buna cevap bulmak oldukça zor. Erkek okurlardan geleceğini düşündüğüm "Peki ya kadınlar kaça ayrılır?" sorusunu kendi adıma, "romantizme aşık olanlar" ve "kendine aşık olanlar" diye yanıtlayabilirim.

Romantizme aşık olan kadınlar; hayatları boyunca aşkı arar, şanslı olanlar aşık olduğu erkekle evlenip, hanyayı konyayı görür. Şanssız olanlar; evde kalmış kız olgunluğuna gelene kadar ısrarla aşkı aramaya devam ederler.

Kendine aşık kadınlarsa, aşklarıyla birlikte doğduklarından, böyle dertlere tasalara sahip olmazlar. Peşlerinde koşturan erkek sürüsüyle, madam butterfly gibi ya da kaz sürüsünü güden çoban gibi, bir naz bir naz dolanırlar. Onların doğumu mutlu sondur zaten.

Erkekler kaça ayrılır? sorusuna dönecek olursak, bu soruya "Bıçağın keskinliğine ve elinizin maharetine göre istediğin parçaya" diye cevap veren de var, "hepsi aynı. Bire ayrılır" diyen de....

Size bahsetmek istediğim "Erkekler 1'e Ayrılır" adlı kitap da ismine baktığınızda,(bence) erkeklerde aradığını bulamamış kadınların, "nefret ve isyan duygularını körükleme amaçlı" pazarlama stratejisiyle piyasaya sürülmüş gibi görünüyor. Zira orjinal adı "Something Blue" olan kitabın adı (bizdeki kırmızı kurdelenin gelinin el değmemişliğini simgelemesi gibi) aslında ecnebi düğün geleneklerinde, gelinlerin bir yerlerinde mavi birşeyler bulunmasının uğur getireceği inancından geliyor.

Romantizm ve evlilik yazarı kategorisine sokulabilecek Emily Grifin, 6 yaşında ilk kitabını yazmış. Romantizme aşık kızların açlığını iyi bir yerinden yakalamış olmalı ki yazdığı bütün kitaplar da evlilik, aşk, mutlu yuva ve çocuklar etrafında dolanıyor.

Kitap; alışveriş ve ilgi takıntısı olan benmerkezci bir kızın zaten aldattığı erkek arkadaşının, en yakın dostuyla ilişkisini öğrenmesiyle başlıyor. Güzelliğinden başka bir özelliği olmayan kızımızın, akıllı, kültürlü başarılı en yakın dost Rachel üzerinden geçindiği yıllar son bulunca, kızımız da kendini ingiltereye atıyor. kavgalı bir erkek arkadaşının evine!

Aslında bundan sonrası Türk filmlerinde sıkça rastladığımız gibi; zengin şımarık kızın (bknz gülşen bubikoğlu), fakir ancak gururlu gençle (bknz tarık akan ya da kadir inanır) didişmeli bir şekilde başlayan ilişkilerinin aşk olduğunu fark etmeleri ve evlenmeleriyle son buluyor.

382 sayfalık romanı bu şekilde özetlemek mümkün. Anlayacağınız okumazsanız birşey kaybetmeyeceğiniz bir kitap. Tek ilginç yanı "Erkekler 1'e ayrılır?" gibi feminist bir söylemin altından evlilik özlemini saklamış olmaları ki bu paradoksa da bu kadar para vermeye değmez bence.

18 Eylül 2009 Cuma

vi 4 vat?



onu benden alabileceğini sanıyorsunuz değil mi?
üzülüyorum size.
onu hiçbir zaman benden alamayacağınız için...
istediğiniz kadar baskı kurabilir, korkutmaya çalışabilir, tehdit edebilirsiniz... durmadan kötüleyebilir, hatta yok etmek isteyebilirsiniz beni, bunları söylediğim için. var gücünüzle saldırabilirsiniz bana,
yalnız...
hayat; doğmak, büyümek ve ölmeklerken, ölmeyen birşeyler de yaşar insanların, hayatların ve an'ların altında. bilirsiniz...
ve kurşun işlemez onlara, kan ağlamazlar.

...cenazenin arkasından bakarken;

"kimdi o? tanıyor muydun?" dedi yanımdaki müfettiş.

"evet" dedim.
"o, babamdı. ve annemdi. kardeşimdi.
arkadaşımdı.
sendin. ve bendim.
o, hepimizdik."

siz de onu benden alabileceğini sanıyorsunuz değil mi?
üzülüyorum size...

ağlamaktan ağrımak

seni düşündüğümde, başım değil gözlerim ağrıyor artık. ağlamak istemedikleri için ağrıyorlar sanırım.
kızgınlar.biliyorum.
beynim hatırlattı gözlerime. sen anneme; "gözleri aklından birşeyler geçtiğinde parlıyor" diye anlatıyordun. onlar da annemi nasıl üzdüğünü gördüklerini söylediler. sustu. filme dalıp gözlerimle, değiştirdi konuyu...

17 Eylül 2009 Perşembe

presslenmiş kadınlar


Bazı erkekler çok kadın sever. Burada bahsettiğim; bir kadını çok sevmek değil, birden çok kadını aynı anda sevmek, hayatında tutmak, kadın veya bir anlamda ilgi bağımlısı olmak. Bu kadınların hepsine tek olduklarını hissettirip hiç bir zaman tek kalmalarına izin vermemek, her yeni gördüğünü eklemek.
Böyle adamlar Tarık Akan'ın, Gülşen Bubikoğluyla çevirdiği, önüne gelen kıza aşık olduğu "Ah Nerede?" filmindeki gibi o kadar çok kadına "sözde" aşıktır ki, yalancı çoban olmuştur. Gerçekten aşık olduğunda bile inandırıcılığı kalmaz.

"Erkek dediğin, çocuk irisidir" diyen anneler tarafından yetiştirilen ve ömür boyu çocukluğa hapsedilen ya da çocukluğa saklananlardır çoğu. Olgunlaşmamış ve ham kalmışlardır. Karşılaştığı her kadını potansiyel gören, tavlamak için gerekirse şiir yazan, gerekirse entel, gerekirse dantel olan, her kadını özleyen, biraz önce asıldığı kadını, yanına gittiği yeni kadına kötüleyen, hayatında bir kadın değil, kadınlardan oluşan bir futbol takımı isteyen adamlardan bahsediyorum. Kadınlara maç mantığıyla bakan;
gol ve skor!

Peki bir erkek, bu kadar kadını, nasıl hayatında tutar?
Afilli bir kokteyl bardağında ve üst üste sıkıştırarak tabi.
Tarif sandığınızdan da basit aslında.
Asil ve yedek kız arkadaşlara karar vermekle başlayın. Asil kız arkadaşları bardağın dibine aralarına birer limon dilimi olacak şekilde yerleştirin ki araları limoni olsun, nefret etsinler birbirlerinden, iletişim kurmasınlar.
Böylece zor durumda kaldığınızda, bir kaç yalan darbesiyle sıyrılabilesiniz. Tarifin püf noktası; ne kadar rahat yalan söyleyebildiğin aslında. Yalan üstünde yakalansanız dahi gözlerinin içine bakıp serinkanlılıkla inkar edebilmelisiniz. Temeli oturttuktan sonra, üzerine istediğiniz sıcaklıkta, istediğiniz çeşniyi katıp çalkalamadan tüketmek kalır geriye.
Alkollü içkiler için temel felsefeyi aklınızın bir ucunda tutmayı unutmayın; fazla karıştırmak iyi değildir. Zira presslemenin de handikapları vardır;
Kız arkadaşlardan biri çok akıllı çıkabilir, meraklı çıkabilir, gözünün içine baka baka yalan söylesen bile, yalanını yutmayabilir, fazla keskindir, küpüne zarardır.

Velhasıl bir de bakmışsınız ki yıllar yılı biriktirip, ne emekler ne yalanlarla presslediğiniz kadın kolleksiyonunuz, çatlamış bardaktan sızıyor. Çatlak bardaklar da tuzla buz olmaya mahkumdur. Bu risk her zaman vardır.

"Nasıl olsa bardak bedava, kadın dediğin de bir kahve ya da tatlı söze" diye bakıyorsan yoluna,
dertler; bu durumu dert eden benim, çile; presslenmiş kadınların, bütün kadınlar; eninde sonunda senindir çapkın erkek.
Yolun açık olsun.


dip/çik:
teoman "zampara'nın ölümü" adlı ölümsüz eserinde dediği gibi ;
"Çok Kadın, Hiç Kadındır"

15 Eylül 2009 Salı

derin bir iç çekiş

-derkenar-
bazı üfler mumları
bazı mumlar üfler insanı
bazısı da iç çeker
mum olmuş akılları


RosetteNebula

insan hayatı gezegenlere benziyor.
big-bang, büyüme, yörüngeye oturma, yeni yörüngeler, salınımlar, yıldızlarla çarpışmalar ve mutlak bir güneş arayışı filan...
rosette nebulalar var bir de. kendime benzettiğim.
bu sabah doğum günümü kutlamak için zorunluluktan beni arayan ve
"...bu yaştan sonra doğum günü kutlamanın bir anlamı var mı acaba?" diye pot kıran, her telefon açışında beni dinlemeyip, benle aynı anda konuşan ve sesini devamlı benimkinden bir ton yükselten birine, bunlardan bahsetmek istedim.
"yaş dediğin göreceli"
mesela; zaman, mekan da.
hayat; değişim ve genişlemedir...
rosette nebula da gerçektir, bir mucize değil.
aynı doğum günleri gibi.
ama beni anlar mıydı?
kendi sesinin sarhoşluğunu bırakıp beni duyar mıydı?
kendi etrafında dönmeyi bırakıp, yörüngesinden kurtulup akışına bırakır mıydı?

bilemedim...
çok da önemsemedim.
aldığın yolları, gördüğün an'ları ve an'ların an-lam'ını anlatamazsın herkese.
dönüp geriye seni yakalamalarını beklemek de anlamsızdır.
bırakmak lazım ki salınsınlar biraz ve bulsunlar frekanslarını ya da bul(a)masınlar.
ezcümle...
kanun hükmündeki bu doğumgünü mesajına göre;
yörüngeme takılan, nebulamda dolanan ve dahi iz, toz ve gaz kütlesi bırakan her detaya, (şimdiye kadar doğumgününü kutlamayı unuttuğum tüm arkadaşlarıma) ve hayatın kendisine;
nice hayatlara.
derpınar

14 Eylül 2009 Pazartesi

ağlama değmez hayat. bu gözyaşlarına.

Sevmiyorum.
Ankarada kutlanan! doğumgünlerini de, doğumları da, günleri de.
En son 23 yaşında, uyanıp doğumgünüm olduğunu hatırladığımda ağlamıştım.
Aslında matah bir durum da değildir benim ağlamam. Bir japon çizgi film karakteri ne kadar çabuk neşelenir ayakları yerden kesilirse o kadar çabuk da bahçe hortumu hızıyla ağlayabilir. Benim gibi. neye ağladım bilmiyorum. asla görmek istemediğim eski sevgilimin sırf doğum günüm için gelmesine mi? bir yerlerde teğet geçtiğim başka bir astral tanrının, doğum günü haftasonunu anlayıp, bana son parasıyla aldığı küçük pastaya mı?
arife hediyem nadal-del porto maçından sonra doğumgünü mesajım federer finalini kaçırdığıma mı?
artık finallerin federer nadal arasında olmamasının bir anlamı olduğuna mı?
doğumgünlerinin alışkanlıkların değişmesi ya da değişen alışkanlıklara dair birşey olduğuna mı?
neye ağladım acaba?
olsun ağlamak güzeldir. bitmesi gerektiğinde biterse.

11 Eylül 2009 Cuma

serbest bağrışım

Hayat renklendirmeye çalışsan da aslında sıkıcıdır. Bazen bir renge takılırsın, ama her renk,(kırmızı bile) aynı olduktan sıkar. Dolanırsın hayatın boyunca, hayatın renklerinde... Ama hep melek olmaya çalışırsın.

Oysa ölüm, eğlencelidir. Fantazileri vardır, adrenalini, kafaya konmuşluğu ya da aniliği, bilinmezliği çeker de çeker... Üstüne filmler yapılır, kitaplar yazılır kısaca sanattır. Korkutur, ağlatır, yakartır, heyecanlanılır... Rahatsız olunur ama yine de izlenir. Çılgındır, delidir, mecnundur, manyaktır. jack Nicholson, Al Paçino canlandırır. KüLt diye oturur kalbine, KüT KüT attırır. Seksidir. Akıllıdır. Şeytani bir yanı vardır.

Melekler beyazdır. Türk filmlerinde; aptal ama iyi niyetli kızların adı Melek olur. Gözlerini koca koca açarlar. Oya Aydoğan'ın gençliğidir, Esem Püsküllü'dür. Evlenip mutlu mesut yuva kurmak en büyük emelleridir. Emel'e Sayarsın.

Meleklerin arasında Şeytan tek durur. Kırmızıdır, acıdır, yakar. Ateş kırmızısı ya da Alev... ki Banu Al/kan oynar.

Bazen, bunları düşünüp, kafanı dağıtırsın. Seni korkuttakları cehennem hayattır ve sen kazılmış yolların, stresin, sinirin, kemiğin iliğin arasında yalnız kalmaya sürersin inadına. Etrafı sanki zombiler ya da canavarlar sarmıştır. Sinüsler doludur, başlar ağrır, sinüsler kosinüslere karışır.

Yağmurun yağdığı, sellerin aktığı bir akşamda, camdan baktım, bunları düşünürken, dinledim. bana; it's a very very. mad world. diyordum.

happy birthday!

9 Eylül 2009 Çarşamba

feelings, nothing more than feellings, trying to forget my fillings of love...


Vakit yetmemiş öpüşler mezarlığıdır zaman,

o vakit, derince/derine çekilmiş

tek başına kalmış, boyun kokuları ağlar,

başucunda mezarların.

okun(a)mamış (belki de hiç okunamayacak) kitaplar kütüphanesinden çatılmıştır kapısı

bastırır ağır bir manşon gibi omzuna

kitaplardan fişekler doludur

canın yanar tabutta kalan boşluğa

sanki ana-ca/karanlık kuşağıdır

an’larsın ki, o zaman;

ölme ve öldürme zamanıdır
az tanrısal, çok kulsal, arada maskülen, ağırlıklı kızsal bir geceydi. kılsal ve kırsal ankara akşamüstünde ayakları üşüyen 2kız venüse baktık.o da aslında birbirinin aynı olan ama eski bir savaşta düşman yapılmış özde dostların; eric bana, mark sana yapışına kıkırdadı. üstümüze masa örtülerinden battaniyeler sardı...
çarşambayı sel aldı salıdan,
arada şişe cinim uğradı.
üstümde kokusu kaldı.

tuhaf-iye

siz tuhafı belki de
yaprakları yedi renkli
bir merakeş menekşesi sanıyorsunuz
oysa tuhaf deyince ben
bir tozlu kasabada bir tozlu tuhafiye
cıncık boncuk helva zeytin
krem pertev ve göztaşı
çekoslavak kurşunkalem
öğrencisiz sarıdefter
cetvel silgi açıölçer
çıplak kadın fotoğraflı aynalar
solgun kuka iplikleri kazak şişleri
ve kurumuş birkaç sinek
ve şahiçe süreyya
ve keriman halis ece
güzellik kraliçesi
bir de bismillah
bir örümcek durmadan karıştırır eski defterlerini nefretin

beklemek olur nefret
abdest almak olur nefret
ve namaz kılmak
tuhaf değil mi?

ve sonra
karanlık bir odaya birdenbire girince
elimi birdenbire orama bastırırım
sanki korurum oramı karanlıktan
sanki korumam gerekirmiş oramı karanlıktan
tuhaf değil mi?

alıştıra alıştıra kendimi karanlığa
adım adım yaklaşırım yasaklar ülkesine
ve yatarım zenci kızla
atımın gölgesinde
tuhaf değil mi?

bana karpuz bıçaklatır zenci kız
kaldırarak yıldızlara bacaklarını
tuhaf değil mi?

bana hep bir tuhaf gelir nedense
bir zencinin ingilizce sayıklaması
çünkü ben hep sanırdım ki eskiden
sarı saçlı mavi gözlü bir çocuktur ingilizce

onu ancak ve ancak sarı saçlı
mavi gözlü
ve çok dişli çocuklar sevebilir
tuhaf değil mi?

ne zaman çarşıda bir anne görsem
çocuğunu arabada iteler gider
bir kanguru uzaklardan bana el eder
güle güle ölürüm krokodil'e

tuhaf değil mi?

bana bir de tuhaf gelen
neron'ların hitler'lerin sandıktan çıkması
seçenlerin seçilenden korkması
rüşvetin papaz gibi girip çıkması
suçun ülke yönetmesi örneğin
ve zincire vurulması suçlunun
bana hep tuhaf gelir nedense
tuhaf da değil hatta
bana hep komik gelir
demokrasi oynaması bir diktatörün
ve sırtlanın ağzında zeytin dalı tutması
çünkü tuhaf
bir tozlu kasabada bir tozlu tuhafiye
sakızlar durur rafta
üstünde besmelelerin.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

buselik makamına



aşk sozsuza kadar surmez. bunu uzatmanin yolu yordamı da bir mecaza asik olmaktir belki de.
belki de.
siyah elbise ve keçi kuyrukla mecazen düşündüm bugün. leylayla biraz dolaştık. leyladan geçme yolundan, ilk mecazi aşk sapağına dönmüş, ilahi aşka inanabilmek için güneşli havalardan vazgeçmiştim. mevsim aslında bahardı, pervanelerin ateşe yanma zamanı!
ne gam. majörler tükenmişti. güneşli havalarda da bu minörler pek bir gam'sız oluyordu mirim. kanıyordum. aşk için söylenen sözlere.
bütün yollar ozanın buselik makamına çıkıyordu.

15 Ağustos 2009 Cumartesi

eşkisözlüktenseçki :Danny Boyle

valla bir zamanın ingiliz yönetmeni(m) fakat, karşıma çıksa derim ki, bak danny, ikidir bana ters gidiyosun, bi kere çıkar lugatından şu milyon kelimesini. nerede o vacuuming completely nude in paradise, nerede bi nightwatch, bi strumpet, nerede o trainspotting, derim. mekan, zaman, altmetin ne olursa olsun, danny derim, ola ki iki aşık çokça badireden sonra kavuşursa, sonunda seyircin aşk ve para gibi iki yalanla derin uykuya dalarsa, bir filmin sonu ve hatta başı, ortası slumdog millionairedeki gibi tel sarar kızım tel sarar klişeyse, o yönetmen benden değildir, not anymore! (döndüm mike leigh'ye doğru, açtım ellerimi)

oscar sonrası: aldın payını, koştur tayını

miniminibirbukdonmuştupenceremekonmuştu


mecnun'dum Leyla'mı buldum. Leyla benim miniminiçıtıpıtıbeyazbukum. ekranının ufaklığı biraz yorucu, internetten de sesi sanki biraz az veriyor; ama o kadar hafif ve o haliyle o kadar çok iş görüyor ki, en azından bugün Leyla'yı söğüt ağacından bile daha çok seviyorum.

http://fizy.com/s/101n0d

leyloş'la son zamanlarda takıldığımız ingiliz yönetmenleri araştırıyoruz biraz... dany boyle'u biliyoruz bir de mike leigh çıkıyor karşımıza. düz devam ediyoruz.

11 Ağustos 2009 Salı

mı acaba?

tanjant kelimesi, lé tangent adıyla meşhur olmuş fransız asıllı ralli pilotunun kendine has sürüş tekniğinin adıdır. bu teknikle fransız pilot co-pilot kabininden arabayı kullanabilmektedir. bu nedenle tekniğin adına tanjant,co-pilot kabininden arabayı kullanan kişiye de co-tanjant denmektedir. bu durumda fransız asıllı pilotun tadı "le tangent" olsa da yarış boyunca co-tanjant olarak adlandırılacaktır.
buna da paradoks denecektir

deep note: her yarışta bir jant dağıldığından, tangent kelimesi zamanla tan-jant şeklini almıştır

kendikendime

her sabah fark ediyorum ki tabiat ana sütlü kahve rengime biraz daha süt tozu katmış. tatil havasında yada kendisinde olmayan kimse yok an(a)kara'da.
bense aklı yeşilde kalmış, boğazı düğümlenmiş mor elbisemle ve kırmızı ayakkabılarımla görevdeyim.
çalışıyorum koşturuyorum. yanında çalıştığım aile bana serezli çiftini hatırlatıyor. ağustosa rağmen ankarada mutluyum. ofisi seviyorum aydınlık, çiçekler var, simge var, simgenin çaldığı müzikler var. benim bilgisayarın allahı var mesela. çok iyi çalışıyor ama devamlı uğulduyor.
simgenin başı ağrıyor uğultusundan.
"uçak motorlarına kuş kaçtığını duymuştum da bilgisayar kasasına uçak kaçtığı aklıma gelmemişti" diyorum... gülüyoruz. akşamüstü sonunda işlerden nefes alıp bakkala kaçıp dondurma filan yiyoruz.
kırmızı ayakkabılarımın bugün sihirli olduğunu fark ediyorum. acaba hangi gece? yıldız tozu döküldü üstüne diye düşünüyorum. mesela, bir türlü bulunamayan ses kayıt cihazlarını buluyor çaptığı çekmecelerde. akşam kayseri kent turizmi ararken fark ediyorum ki otobüs firması çalışanlarını da büyülüyor. adamlar yüzüme bakmıyorlar. ayakkabılarla konuşuyorlar, ama ben söylediklerinden bir şey anlamıyorum. elimi sallıyorum bana baksınlar diye. sonra vazgeçip ayakkabıların tarifi aldığını umuyorum. gerçekten yanyana duran üç firmadan doğru olana sokup beni, tabelasız mabelasız bileti aldırıyor.
yaa bu arada yarın, bendeniz kayseri yolcusuyum. kayseriliyim ama şimdiye kadar hiç görmedim. madem kayseri'de iş çıkmış toprağımı göreyim dedim. gidiyorum.
geleceğim...


derkenar
toprağım çağırmış beni
gel demiş başı'ma artık ol'dun
atlayıp gidecekmişim kent'ime
kendimi bulacakmışım öyle demiş rüyamda bana kendim
ve daha bugün konuştuğum kelebennk olsa tam da burada şöyle dermiş:
"ki sen bana kentim kadar ve hatta kendim kadar uzaksın"

kafan dağılınca

gerçek

kabuğunda yenen yemekler vardır mesela. mısır gibi. severim. yersin haşlanmış mısırı koçanında, sonra ona sarar atarsın. hı?

büyümek ve şapka

bir de biber dolmanın, zeytinyağlı yada kıymalı ayrımı dışında; üstüne domates yada kendi parçasından bir kapak yapılması ayrımı vardır. ki ben bu durumda şapka şeklindeki kısmı tutup kaldırdığım için dolmayı, domates harcamak istemeyen teyzemde yemek için çıldırırdım.
artık pişirirken domatesli de seviyorum. üstüne kekik filan koyuyorum. biber dolmaya başlamadan önce kızarmış ekmeğin arasına alıp hoop. sonra devam ediyorsun.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

@şk.

@-şık olmak parfüm sıkmak gibidir. siner üstüne insanın.
eğleniyorsan, yaptıklarından mutluysan, bırakırsın kendini akıntıya. sudan çıkarsın ama kuruduktan sonra bile fark edersin ki üstünde hala kokusu var. birbirine karışmış ve sinmişsin.. 2nizin yarattığı o sinerji, o elektrik, o yıldız tozları, o güneşin yanağını okşaması, o hormonlar, o nefesler , kalp atışları...her ne ise, fresh bir parfümün tatlı kokusu gibi siner üstüne. iyi hissedersin kendini.@şk'tır. tabiat ana parfüm olarak kullanır.

Shekespeare'den

Bazen

Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
Uçar gider, koşsan da tutamazsın...

WILLIAM SHAKESPEARE

7 Ağustos 2009 Cuma

Mevlana'dan

Kardeşim sen düşünceden ibaretsin
Geriye kalan et ve kemiksin
Gül düşünür gülistan olursun
Diken düşünür dikenlik olursun

3 Ağustos 2009 Pazartesi

evrenin haritasından doğaçlama...

Güneş ne hale getiriyorsa geceyi, o hale getirir aşk insanı.
Perdeyi kapatsan da uyumak için, güneş doğar, bekleyemez.
Hem dönen sensin, O değil.
Saklanmak neye, nereye ki?
O'ndan gelip O'na giderken...


hayat kocaman... hı?? evren gibi
dalga boyu bir nevi... biniyorsun, gidiyorsun. nereye istersen. şimdi uyu, ben sana yarın anlatırım...
bazı şarkılar dinle sen bu arada. bazı insanlar sev. bazı nefesler al, böyle derin kokulu tatlı nefesler... sonra bi'tanesini tut içinden, ama bana söyleme.
ben bilmeye çalışayım, her nefesten sonra olduğu gibi göz göze gelelim ve "bildim bildim" diyelim.
neyse geçer bu da. Nasılsa geçmesiyle meşhurdur bu hayat.

kocaman ama.hı?

günün sözü:

insan, evrendeki en iyi iletkendir.

30 Temmuz 2009 Perşembe

dalga



hayat aslında sahile vuran dalgalardır. dalga boyu değişir bazen, hayat yavaşlar, yada hızlanır. sorunlar bazen üstüne gelir bunalırsın. atlarsın dalgaya kaçamıyorsan tadını çıkarmaya çalışırsın.

28 Temmuz 2009 Salı

işteşlik halleri


sevişmek için her zaman soyunmak gerekmez.

bazı zamanlar o kadar aşk'la seversin ki, onun kıyafetlerini giyersin. sevişirsin.

sadece 2nize ait bir dilde konuşursun. gülüşürsün. sevişirsin.

uyurken pembecik yatağında uykudan uyanmış kokusunu içine çektiğini düşünürsün... sevişirsin.

çok seversin. gözlerine denize dalarcasına dalıp, açılırsın korkmadan. seversin o gözleri... sevişirsin

sesini dinlemek için bahaneler yaratıp, telefonda o sesin tınısıyla akıp gidersin...
akışırsın, likit olursun, erirsin, bitersin.
bazı geceler öfleraj aşamasında kalmış masaj planlarını düşünür ve arka koltuktan sırtını seyredersin. o indikten sonra sürücü mahalindeki izini değiştirmez, koltuğuna yerleşirsin. sevişirsin.

yani anlayacağın çok mecnunsan ve dermanın varsa sevişmek için soyunmak gerekmez.

çünkü sevişmek işteş bir fiildir aslında. sevmenin işteş halidir. ve eylemdir. konuşmak gibi, gülüşmek gibi, uyuşmak gibi, uçuşmak gibi, sevişmek gibi... sevme eylemidir... devrimcidir. yenileyicidir. yenilenirsin.

Şişelerin gücü adına!

Nirvanadır. Smells like teen spirit'deki kurt cobain'dir.


26 Temmuz 2009 Pazar

(ada)let-i şahika

eski zamanlardan kalma bir ok ucu takıldı ayaklarıma olimpos yollarında. en tepeye çıkacaktım bu cuma, tanrılara veda niyetine.
adaklarımı sunacaktım.
yüzdeyüzüvey abim olan ok ucunu alıp sırt çantama attım. efsaneyi biliyordum. bu ok insanın içine girer, çıksa bile içinde hatırasını bırakırdı. ama ben efsunluydum, zira aynı kandandık. yüzdeyüz kanı bozuktuk.
olimposun alamet-i şahikasından halice, haliçten geçen gemilere, boğazla halicin kucaklaştığı anlara baktık. ok ucumu beyaz bir piaggioaya çevirdim dumanlarla.
atladık ve dolandık istanbulun gece yarılarında...

döndüğümde diğer tanrılardan gizlice benim için ayrılan, son kez istanbulu seyrederek uyuyacağım odama geçtim. güneşe fazla yakındım. zaten özlemiştim güneşi o yüzden hiç sesimi çıkarmadım.

güneş doğmuş ve beni kavurmaya başlamıştı.

istanbul benim gidişim derdine yandığından, tüm ahaliyi yakıp kavuruyordu.


biz de beyaz piaggio arkasından motora atlayıp tüm ahaliyle adalara kaçtık. adaları burup içinden en boşuna saklandık. yüzdük. daldık. balık avladık. yosunlardan "düm tek" topladık. bu sefer pet şişelere akvaryum taklidi yaptırdık. kalpazanların kayalarına tırmandık. hikayeler dinledik. dertler dinledik. aslında hiç balık tutamamış olduğumuzu fark ettik. tutsak belki balık yiyecektik, tutamayınca -hiç para olmamasına rağmen- paylaşmakla büyümüş yarım ekmek sandviçlerden ısırıklar aldık.
görevlerimizi tamamladık. ok ucum gözlerime bakıp işaret verince kalkmamız gerektiğini anlayıp sudan çıktım. dar olmasını sevdiğim ahşap soyunma kabinlerinde yeniden insan kılığına girdim.

bomboş kafayla dermanımıza bakınırken bizden bir faytoncuyla göz göze geldim. birbirimizi tanırdık biz. faytoncu olmak için fazla genç olmasının hikmetine aldırmayıp çalışmasına takıldım. bildim. birşey olmamış gibi yürümeye devam ettik abimle.



iskeleye doğru yürürken, dean martin'den "sway" sallanarak peşimizden geliyordu.
döndüm.
faytoncuydu. o da sallanıyordu.
canıma tak etmişti.

"dolu musun faytoncu? boş mu?" dedim

gözleri burgazdan büyük faytoncu müziğe eşlik ederek incecik sigarasını uzattı.

"sizi buralara kim gönderdi ulu seçilmişler. buyurun, beni ve faytonumu onurlandırın lütfen" dedi gülerek

yüzdeyüzüvey abim olan ok ucumla arkaya yerleştik. burgazın hikmetine. hikmeti gülümseyişimizle kutsadık. sallandık.

kendine yeni bir sigara çıkardı ve bize tüm burgazı sallanarak ve sallayarak tanıştırmaya başladı.
iskeleye geldiğimizde bu dünyadan olabildiğince uzaktık.

beyaz piaggiomuz kabataşta olmasa hikmetin faytonuyla sallana sallana aya gidebiliriz diye düşünmüştük. ama kabataşta, beyaz piaggio, saat 12 ye kalmadan balkabağı olurdu. kalpazanlar yerdi.

güzel bir yemeğin dibini sıyırır gibi sıyırıp cumartesinin sonuna kadar birbirimize ait anları gerçek hayata bırakıldım ok ucum tarafından.

adaklarımı adadım. hazırlıklarımı yaptım.

artık anadolunun göbek deliğine düşmeye hazırdım.

istanbul'u severdim. o da beni. ama an itibariyle durum il'ler değil iş'leri önemsemeyi gerektiriyordu.

ben de göbek deliğine kırmızı bir küpe takmak için anadoluya doğru yola koyuldum.