23 Şubat 2010 Salı

22 Şubat 2010 Pazartesi

hissikablirücu

bak, bir insan akıllıysa korkma ondan...
ama, hem akıllı hem de sana güvenmiyorsa, o zaman korkacaksın işte...

16 Şubat 2010 Salı

Önde zeytin ağaçları, arkasında yar, Sene 1976, Mevsim; Sonbahar.

http://fizy.com/s/1b3gl3

Bu sabah makyaj sırasında Gülişle ilk aşklardan bu yana ne çok yol kat ettiğimizden konuşuyorduk. Gelinen onca yola rağmen ilk aşkın saflıklarını hala ne kadar sevdiğimizi... Metrobüste de liseli görünümlü iki ortaokul öğrencisi birbirlerine ilk aşklarını anlatınca, bu bir işaret diyerek, hazır inmeme 20 dakika varken ve yer de kapmışken oturup ilk aşkımı düşündüm... En eski, en ilk, en saf aşkım kimdi acaba?

Aşk kalp çarpıntını duyduğun ve kalbini hatırladığın anlardır.

İlk kez kız arkadaşlara aşktan bahsettiğimde ortaokuldaydım. Sıradan bir tenefüste Oğuzhan'ı okulun bahçesinde görünce etrafındaki herkes ve herşey silinmişti. Sadece o kalmıştı görüş alanımda. Belki sadece tansiyonum düşmüştü ama ben aşk sanmıştım. Tenefüslerde ilk çıkma teklifimi heyecanla beklediğim ve kız arkadaşlarıma anlatabildiğim ilk aşkım Oğuzhan olsa da ondan sonra olduğu gibi ondan önce de aşık olmuştum.

İlkokul beşinci sınıfta sıra arkadaşım Davut vardı mesela. Çok zeki bir çocuktu. Mavi gözler, sarı saçlar, durmadan konuşan dudaklarla oynayan kırmızı yanaklar. Ona aşık olduğumu hiç bilmedi. Hiç bilmeyecek. Aklına bile gelmeyecek. Eminim. Onu yanıma; ben yaramaz, o ise çalışkan olduğu için oturtmuşlardı. Ama o beni kendine değil ben onu kendime benzetmiştim. Bana rağmen Anadolu Lisesini kazanmayı başarmasını tebrik etmek gerek. O kadar çok dalga geçtim ki onla. Düşük bir ihtimal ama bir gün beni hatırlarsa, hatırlayacağı şey onunla dalga geçişlerim olacaktır. Ona dair hayallerimi ve o dalgaların aslında o hayalleri sakladığını bilemeyecek. Ne bileyim işte o zamanlar aşkı öyle birşey sanıyordum belki de.

Daha eskilere gittiğimde, anaokulundaki Doğu geliyor aklıma. Sarıayazı kumral saçları, yeşil gözleriyle tüm insanlığın sevimlilik kriterlerinin doğuş noktası gibiydi. İngiltereden yeni gelmişti. Beatles saçının ne olduğunu anaokulunda öğrenmiştim böylece. Bahçedeki oyun saatlerinden uyumak için içeri girerken ikili sıra olunur, bir kız bir erkek el ele tutuşulup içeri girilirdi. Bütün kızlar Doğu'nun elini tutmak isterlerdi. Bir gün kızlar onun için kavgaya tutuştular. O da benim yanıma gelip elimi tutarak "Ben artık Pınarla gidicem içeri" dedi.
Vay anasını havaya bak. Uyku saatinde yataklarında huzursuzca dönen kızların arasında, yandan muzır gülümseyişiyle ben. O zamanlar çok da önem vermemiştim. İçeri girerken kızlardan, sümüğünü yemeyi sevenle ilgili birşeyler anlatıp güldürmüştüm Doğu'yu. (O kızın bir fotoğrafı da mevcut bende. Doğumgünümde çekilen iki fotoğrafta da sümüğünü yediğini tespit edebiliyorsunuz. Bu da başka bir hikaye konusu sanırım.) Ne yazık ki çok kalamadı. Ertesi hafta gelmedi. İngiltere'ye anneannesinin yanına geri döndüğünü konuşuyordu kızlar aralarında.

Aşk biraz baş dönmesi biraz hışımdır.

Daha geriye gitmeye çalışırken birinin kulaklığından dışarı taşan Erol Evgin'in Deli Divane'sini duyunca farkında olmadan sese doğru baktım.
Evet işte! Benim yaşımdaki çoğu kızın ilk aşkıydı Erol Evgin. Annemle babam çalıştığından anneannem bakardı bana. Bakardı denemez pek aslında. Sadece bezgin bir halde sorun çıkarmadan akşamı sağlamaya çalışırdı kadıncağız. En uslu olduğum saat radyoda dinleyici isteklerinin yayınlandığı saatlerdi. Radyoda Erol Evgin'in çıkmasını beklerdim aslında. Çıktığında da mutlulukla; boynuma taktığım anneannemin tespihleri, belime bağladığım başörtüleri ve dudağıma sürdüğüm mumlarla ayna karşısında
"Seni kara saplı bıççak gibi sineme sapladılar" şarkısını söylerken elimi tiyatral bir el hareketi ile kalbime götürürdüm. Devamında kendi etrafımda dönerken başörtülerden eteklerimin de dönüşüne bakardım.
"değirmen misali döner başım. sevda değil bu bir hışım..."
Erol Evgin'in se'lere ve re'lere basarak söylediği şarkılarla, ona aşık olduğumu sanırdım.
Sonraları çoğu arkadaşımın da Erol Evgin'e aşık olduğunu ve o saçların peruk olduğuna inanmak istemediklerini öğrenmiştim. Benim gibi. İlkokulda bunu tenefüste bana ilk kez dalga geçerek söyleyen kızı güzelce dövdüğümü hatırlıyorum. Kızı elimden alıp götürürlerken bir yandan salya sümük ağlıyor bir yandan da "Erol Evgin kel işte. Anladın mı? KEL! " diye bağırıyordu. Elbette ona inanmadım.
Oğlu da şarkıcı olana kadar!
Metrobüstekiler kendi kendine düşünüp gülen bu kıza alıştıklarından gülümseyişimi sağ yana rahatça salarak inerken ıslıkla çalıyordum.

Değirmen misali döner başım, sevda değil bu bir hışım...

15 Şubat 2010 Pazartesi

gri korsan

Bu sabah metrobüse giderken, Kadıköy Belediyesi'nin bahçesinde, çalılıkların arasında sabah telaşındaki insanları izleyen gri bir yastık kedisi gördüm. Pisi pisi diye çağırdım. Hemen geldi. O kadar sevimli bir suratı vardı ki güldüm farkında olmadan. Yüzünün yarısında korsan gibi ya da maske gibi bir grilik vardı. Konuşur gibi miyavlayarak cevapladı pisipisimi. Yemek için çağırdığımı sandığından ön ayaklarını duvara koyup kafasını uzatıp elime baktı. Avucumda birşey göremeyince, kınayan bir bakış fırlatıp gitti. Anladığım kadarıyla şöyle bir konuşma geçti aramızda;

pınar: gel pisi pisi pisi...

gri kedi: aa... merhaba. yemek mi verceksin bana?

pınar: sen ne kadar güzelsin öyle?

gri kedi: (patiler duvarda, kafa uzanmış) göremiyorum ki? elinde ne var bakayım bi, ne vereceksin?

pınar: korsaan.. ama, ne kadar güzelsin sen.

gri kedi: amayaavv elin boş be ablacım!
olmaz ki böyle!
bu karizmayla beni duvarlara tırmandırıyorsun. madem elin boş, neden kedi çağırıyorsun?
neyse yine de sevdim seni.
bi dahakine boş gelme ama.
hadi çav
hatta mi-yavv

7 Şubat 2010 Pazar

metaliksiz




bu şehirde her şey metalik. yollar metalik. yolculuklar metalik. "yalnız kağıt para girişi yapınız." diyen ses metalik. yağmur metalik. yol kenarında su birikintilerinde yağmurun yaptığı halkalar metalik. sevmeler metalik, sevişmeler metalik, ilişkiler ve alışverişler metalik. toplu taşıma araçlarına binmeler, adımlar hep metalik.
toplu ca merdivenler çıkıyoruz, toplu ca açılan kapılardan giriyoruz, toplu ca bekleyip kırmızı ışıklarda, toplu ca yeşillerde geçiyoruz.
bir adım, sonra diğeri, durmadan...
metalik bir otomatiklikte akıyor zaman.

otomatik adımlara uymuş ofise giderken sen geliyorsun aklıma. etrafımdaki onlarca adıma bakıyorum. kurulmuş ya da birileri tarafından kurgulanmış gibi geliyor birden.
yanında süpriz yapıp uçurtmamızı da getiriyor. haftasonuna uçurtma uçuruyor aklım. onun süzüldüğü gökyüzünü seyrederken
anlıyorum ki yürümek arka arkaya adımlar atmak değildir.

seninle yürümek gerçekten yürümek demek. yavaşça, tadını çıkararak, konuşarak havadan ve sudan gerçek anlamlarıyla...

görmek sadece gözlerin açık olması değil. ağaçlara bakmak ya da bazen para isteyen aç bir çocuğu görmek demek. iyi biri olmak için mutlaka havale yapacak hesap numaraları gerekmiyor. o çocuğa bir döner ekmek almak yetiyor. yolda seni çevirip karnının aç olduğunu söyleyen bir çocuğu görmezden gelecek gözlere değil, aç olduğunu görecek yumuşaklıkta bir kalbe sahip olmak görmek mesela...

yolculuk yapmak bir yere gitmek demek değil sadece. nihayetinde araba sadece bir araç. yolculuk demek sohbet etmek, şarkılar söyleyip dans etmek, gülmek demek...

hayat aslında yalnız yaşamak değil, keyif almak demek.

bazı zamanlar demediklerim aslında dediklerim demek.

aşk, bunu adını sayıklayan soru işaretlerimde, görebilmen demek ve öznesinde soru olmadığını bilmemene rağmen yanıtlaman dünyanın en etli, en yumuşak, en sulu ses tonuyla o soru işaretini.
bütün mekaniklikleri yıkarcasına!

uçurtmamı katlayıp, içime çektiğim nefese saklıyorum. cebimden artık daha az metalik olduğunu fark ettiğim anahtarlarımı çıkarıp kapıyı açıyorum. maviş günaydın diyor. ayşe abla da. özlemişler beni. ben de onları. biraz mavişle laflıyoruz biraz ayşe ablayla.
bu şehirde herşey otomatiğe bağlanmış bir mekanik.

benim dışımda.

bunun şerefine haftanın ilk kahve termosuna bir metallica açıyorum.

yemek yaparken söylenecek şarkılar-1


Bertrand Belin & Pauline Croze - People are Strange

3 Şubat 2010 Çarşamba

imha

Enrico Macias - Adieu mon pays .mp3
Found at bee mp3 search engine

sancılar vuruyor aşkımızın kıvrımlarına Coka!
çatlaklardan sözyaşartıcı bakışlar sızıyor
polisler barikat kuruyorlar alelacele
gözlerimizle
yaşlar arasına

aramızda bir gerginlik
ha patladı ha patlayacak
bomba ekipleri doluşuyor mahalleye
sirenler ışıklar dedikodular
laf oluyor
söz oluyor
göz oluyor
napalım?

ah Coka,
tüm sancılar havaya uçacak
en sevdiğin parmak uçlarım da
yok olacak daha ne seviştiysek
ayıplar fışkıracak
tüm mahalle seyredecek toplaşıp
çekirdek çitleyecekler
çakıl taşlarımızın üzerinde patlayasıya...
patlayacağım atomlarıma kadar
laflarım
sözlerim
gözlerim
NAPALM!

sokakta bulunmuş bombalı bir paket gibi saracaklar etrafımızı
bir patlarsa öldürecek günahsız meraklıları
hissiz yaz(ı)ları
hiçsiz
kanamamış sızıları
soracak ekipler amiri elleri arkada
kırık?
yanıtlayacağız başımız önde
her yan kırık dökük
yazı k
yazı konacak onca olana
bitene
ölü
verecekler
bir patlarsa
tüm mahalleliye yazık olacak Coka!

bana ölümden bahsetme
içimde ölmüş o şairi diriltip durma
nikotin dumanları sızan açık kalmış ağzından
yalanlar mı duymak istiyorsun?
duyma öl!

nasıl bir sancıysa artık
faili meçhul bir failatüne az kala
bir patlasa
bir daha ölemezsin Coka!

0302 10