30 Kasım 2009 Pazartesi

na'me

sevgili cc,

nedense, dün durduk yere bodrumu gördüm rüyamda. sabah kahvaltı ederken bana, urla dolmuş'unun arka koltuğunda, kafanda şapkan ve benim yeşil tokam, (kız arkadaşının seni nasıl boynuzladığı gibi) önemsiz şeyler anlatıyordun.
Kahvaltıda, tam tereyağ bal kısmına gelince düşündüm...
insan, en sevdiği İstanbul'da, neden Bodrum'u özler ki?

akşam şişelerin dibinde kafamı kırıp, balkon'da otururken, şişenin dibinin senle dört gün gibi koktuğunu fark ettim.
görünmez balkon gibi. (2)
tık diye oturdu kafama. duydun sen de o sesi ve güldün. aklıma birden holly sezen'in şu şarkısı geldi.




Klipteki silik fotoğrafta sezen, bir şeyler anlatmak istermiş de rüyalardaki gibi sesi çıkmamışcasına, kalmış.
o an'da şarkıda söylediği her şey aklından geçmiş.
O kadar kırıkmış işte onun da kafası. Sanki o kadar kırıkmış ki, kalbi gibi, kırık kırık söylemiş şarkısını, aklımdan geçenler gibi.
sanki tanrıçaymışcasına sezen bizim hikayemizi izleyip, şarkısını söylemiş.
aynı şarkı gibi, dört kısa günden bana,
bir garip sızı kalmış,
bir de deli özlemin.

ben söylemiyorum. tanrıça söylüyor.

severim
aa


derkenar
İnsan böyle bir duyguyu yaşarken
Gerçek yaşamla tüm bağlantıları
Kopmuşçasına ayakları yerden kesiliveriyor
Hoş bir zaman bu bağlantısızlık da
Yaşam kadar gerçek ve doğal
Biliyor musun?

29 Kasım 2009 Pazar

derdim


zaman, çölde, rüzgarın kumlarla tüm izleri silmesi gibi, siliyor yavaş yavaş senden kalanları. bir serapmışcasına silikleşiyorsun.
hatırlayamadıklarımı özlüyorum.
birşeyler anlatmak istiyorum sana, geçenlerde okuduğum şu, bilim kurgu hikaye gibi. kafamda oturtup karşıma anlatıyorum;
adamın biri bir gezegene düşmüş, böcekler tarafından kurtarılmış. adam hareket ediyor ama kazadandır, leylak rengi böcekler beni besliyor, bakıyorlar diye düşünüyormuş, mutluymuş. son sahnede askerler, leylak rengi böceklerin, kurbanlarını, uyuşturucu sıvılarıyla besleyip felç ederek, hayati olmayan organlarını yiyerek beslendiğini anlatmışlar.
yetkili subay Angelo büyük bir ciddiyetle;
gezegeni ve böcekleri yok edin.demiş.
Yardımcısı sormuş;
Ya Kurbanlar?
Cevap vermiş Subay Angelo;
Onlar zaten ölüler.

zaman, yaşar olma nedenlerimi, leylak renkli böcekler gibi, uyuşturan bir neşeyle kemiriyor. en büyük lokması da sensin. aslına bakarsan korkunç bir iştahla aldığı o ısırıktaki acı bile zamanla geçiyor. zaman geçiyor, zamana ayak uydurmak, uymak, (artık olmayan organlar için) uyuşmak gerekiyor. bazen göz'üm olmadığını unutuyorum. dünyanın gelmiş geçmiş en etkili uyuşturucusu zaman kadar uyuşmuşum.
senin gibi,
senin kadar...
zaten ölüyüm.
gözlerin yok, köfte dudakların da... ekonomik sosis parmakların?
yok onlar. seninle geçen hiçbir an yok.
anlıyor musun?
anlıyorsun değil mi?
hava ayaz mı ayaz. ellerim ceplerinde. yeşilköye doğru yürüyoruz, gecenin üçü...
o geceki gibi, saatlerce ağladığım odanın köşelerinde, yapayalnızım ve yoksun artık sen. yoksun... o yokluğa doldurduğum kelimelerin, anlamlardan fermuarları kapanmıyor. ağlarken, sarılamıyorum ne kelimelere, ne de sana.
gözyaşlarımın inadına, aklıma gülüşmelerimiz geliyor.
gülüşüm, o gülüşler anısına, dudaklarımda, bayrak direği gibi yarıya indiriliyor.
umuyorum olduğun yerde mutlusun. çok yakışıklı çocuklar var, çeşit çeşit cennet yemekleri, sokaklarında dolaşacağımız, alışveriş yapacağın binlerce şehir, 24'ün ve Nip Tuck'ın bütün bölümleri mesela.
nerede olursan ol biliyorum ki sen de beni özlüyorsun. beni sorarsan iyiyim. bir derdim var, ben de seninle konuşmayı özlüyorum.
sizin oralarda zaman çabuk geçiyormuş diyorlar.
ne zaman bilmiyorum ama görüşmek üzere,
en kısa zamanda cennetten kovulana kadar konuşalım.
seni çok seviyorum.


Bir zamanlar birini kaybetmekten çok korkmuştum mesela...
Korkulan başa gelir, korkularımı gerçekleştirmişti zaman da...
Fark ettim ki ondan sonra korkmadım ben...
Herkese birgün kaybediceğim gözüyle baktım...
Ailem, arkadaşlarım, sevgilim...
Birgün hepsi, nasılı niçini olmadan kaybedilecek tarafımdan...
İsteyerek veya istemeyerek..
Sebep önemli değil...

28 Kasım 2009 Cumartesi

great escape

her kurban bayramında, aynı şeyi beklerim .
kendi çocuğunu kurban etmesin diye, tanrının, gökten beyaz kanatlarıyla kurbanlık getiren melek gönderdiği fikrini kabul etsek bile, ben burada hiç suçu olmadığı halde, insanla tanrısı arasında kalmış bu kurban'ların tarafını tutarım. kaçan bir boğa'nın peşindekilere çektirdiği eziyeti seyretmekten oldukça keyif alırım. iplerini koparıp kaçan boğalar, kendilerine engel olmaya çalışan bir kaç kişiyi boynuzladıktan sonra şehrin sokaklarını birbirine katarlar.
işte ben o boğaları çok severim. sonunda yakalanacaklardır bilirim. zira iki bacaklıların, tüfekleri vardır, bıçakları vardır, arabaları vardır ve acımasızlardır ki en büyük silahlarıdır bu, ve buna rağmen her bayram ısrarla kaçan boğaların saatler boyu o iki bacaklılara yaptıklarından zevk almamı engellemez.

ne kadar kaçarsa kaçsın, ne kadar şaşırtırsa şaşırtsın, bütün boğalar, eninde sonunda yakalanırlar. ama yakalanana kadar da o iki bacaklıların burunlarından fitil fitil getirirler işte!

daha dün great escape'i seyretmişken, idare edin psikolojimi... ama böylesi yakalanma anlarının sonunda, inanmak isterim ki; kim bilir belki bir yerlerde, haber bültenlerinde bahsedilmeyen, kaçmış ve yakalamamış boğalar vardır.

işte belki de onlar, kendi aralarında örgütlenip, bir kurban bayramında, bayram namazını müteakiben saldırır ve tüm arkadaşlarını kurtarırlar.

kim bilir?

26 Kasım 2009 Perşembe

kaşıkların sessizliği

birbirini tanıma aşamalarında klasiktir. en sevdiğin film, en sevdiğin yazar ya da kitap sorulur.

"Sahi o filmi izledin mi? Kitabı okudun mu peki? Ben okumadım. Filmi de kıçından başından işte… İzlemediysen ya da okumadıysan çok şey kaybetmedin. Kaybedecek en önemli varlığın “zaman” iken, hala diğer kaybettiklerine üzülenlerden misin yoksa? Ve hala uyuyorsun değil mi?"

aslı'nda, her an yeni şeyler getirirken, en sevdiğin filmin aynı kalması düşünülemezdi elbette. çocuk yine de klişeleri bozmamaya özen göstererek, en sevdiği filmi sordu kıza.
kız mırıldanarak zaman kazanmaya ve bu arada ilginç birşeyler hatırlamaya çalıştı.
"hımm bir düşüneyim." dedi ama aslında düşünmesine gerek yoktu. saçlarını sırf, çocuk istiyor diye kestirmiş, ama alışamadığından triniti gibi yaPıştırmıştı.
çok beğeniyordu çocuğu, etkilemek içgüdüsüyle ne tür filmleri sevebileceğini tartıyordu. mırıldanarak, matrix'in ilk sahnesinde, triniti'yi havaya zıplamış, kolları kuş gibi açılmış ve 360derece dönerken gördüğünde, kalbi nasıl küt küt attıysa, öyle akarak çocuğun gözlerine, anlatmaya başladı;



"bana göre "en sevdiğin film" yoktur. ama The Matrix'i orjinal haliyle seyretmeyi severim en çok. sevdiğim filmler dönem dönem farklılık gösterseler de uzun süredir ondan hala bu kadar etkilenmiş olmamdan dolayı, düşünürüm ki en sevdiğim film ;odur." dedi gülümseyerek, "vizyona girmeden bir ay boyu heyecanla beklemiş olmam, ilk gösterildiği gün de dahil olmak üzere, beş kere sinemada seyretmem de bunu gösteriyor sanırım. Çoğu kişi tarafından, KüLt filmler kategorisine sokulmasa da; "there is no spoon" her bireyin hayatında yer almış bir gerçektir ve bence yadsınamaz. en sevdiğin film'in yokluğu kadar yoktur çünkü kaşık."

Çocuk matrix'i seviyordu. Aslına bakarsanız Testere serisini ve Hostel'i daha çok seviyordu, ama hayal meyal hatırladığı "there is no spoon" repliğini, yeni tanıştığı ve düşünce akışını çözmekte zorlandığı kızın nereye bağlayacağını merakla bekliyordu.



kız devam etti;

"kaşık gerçekten yoktur.
ama kaşık poziyonu vardır mesela. iki kaşığı iç içe uykuya yatırmışsın gibi.
(nelerden bahsediyorum ben, bana sevdiğim filmi sormuştu oysa)
K(lasik)aşık pozisyonudur.
(battı balık...)
bir birine kaşık kadar aşıksan, aslında fazla şık da yoktur.
(-şık)


Neo: Triniti! Help!

Ajan: Only human!

Neo: Türkçe Konuş!

Triniti: Dan.gde this! o zaman.

çocuk gülümseyerek, kızın dudaklarına eğildi. sonra duraktaki insanları fark edip, üşümemesi içinmişcesine, sarıldı. kızı tam olarak anlamamıştı, ama bu kızın anlaşılmazlıklarından, kokusu kadar garip bir keyif aldığını fark etti....



sanki nilüferli bir gölün kenarında oturmuş karışık tostlarını yiyorlardı, meşhur "İstanbul", "köprü" ve onlar kadar meşhur "Bayram" trafikleri buluşunca ortalık medyatik bir kalabalığa karışmıştı. o karışıklık ve soğukta, kızı yolcu etmek için otobüs beklerken çikolata kaplı, üstü çıtır cevizli kabak tatlıları atıştırırken, nefis muhallebili/kadayıflı kaynana tatlısı konuşuluyordu. Otobüsün ne kadar geciktiğinin farkında bile değillerdi.

"ne zaman istanbuldan, ankaraya gidiyor olsam, hep istanbul; güneşli, ankara da (özellikle geceleri) buz gibi soğuktur. hani mevsim tam battaniye altı, sevgilinin ayak parmakları sıcaklığında, elde sıcak çikolata, film seyretme mevsimiyken.
hani nasıl desem bazen filmi unutup, biraz sarılma, sonra da gözlerine dalıp uyuma mevsimiyken hele..."
diye mırıldandı kız, çocuğun nefesine sokularak.

çocuk gülümsedi; "sık dişini cumartesi. sen ki; şarap (tanrılarının) gecesisin, az daha bekle. bazı kadınlar aşkın; elle tutulur, yılla ölçülür olduğuna inanmışlar ve sanıyorlar ki ; aşk'ını realize edebildiğin kadar varsın! oysa en sevdiğin filmlerin (ve her daim süren aşkların) hiçbir zaman olamayacağı, k.a-şık pozisyonu kadar basit dünyamızda; aşk'ın realizasyonu, yalnız bağırsaklarından kalplerin, kanalizasyonuna akar. öyle değil mi k.a-şığım?"

19:00 Ankara Otobüsü. Yolcu Kalmasın.

there is no...

23 Kasım 2009 Pazartesi

kısmet

-bugünlerde hayatla dalga geçiyor gibisin?



"(Çok) fazla beklentim yok hayattan.
Çok nedir?
Her şeyin çoku; dünyayı görmek, pahalı elbiseler, iş kıyafetleri, mühim işler, spor kıyafetler, saunalar, parfümler, taksilerin ön koltukları, malboroların kırmızıları, viskilerin ve boş muhabbetlerin en pahalıya patlayanlarıyla, asmalı mescitlerde takılmalar değil istediğim."

niyetine kapatıyor kahvesini. fotoğrafını çekmiş, şekerli Türk kahvesiyle, sütlü(mis)kahvenin yeşil tepsideki anlamının. Hayattan beklentisi; o anlammış aslında. (Çok) fazla beklemiyormuş. Çok, kendiliğinden fazlaymış zaten.
Çok'luklara aldırmadan kendinde beklerken, öyle karadeliğe öykünen bir içten dilemiş ki,"şey"ler, olmuşlar.

Aşık olduğu (clark)kent'te,
olunası göbek deliğinde,
"o"nu görmeye bile ihtiyacı yok
"o" nmuş zaten,
"o"ymuş
gülüş ışığına, olayazmış!


1453 / Istanbul Pictures, Images and Photos

Ayşe bacı, "insan kendi falına bakar mı kızım?" diye gülmüş ütü yaparken. bir yandan kendi kızının da, o'nun gibi yatakta çalışmayı nasıl sevdiğini anlatıyormuş. ve geçen gün baktığı falında, hayırlı evlilik gördüğü, oğlunun evleneceği kızın ailesini...

A.dile naşitmiş.

yere çay kutusunu devirirmişsin, "geçen ben de kahveyi bir devirdim, görsen" diye elini ağzına kapatarak gülermiş. güzel bir şey söylesen ya da biraz burnun aksa, gözleri doluverirmiş, titrermiş içinde insan sevgisi, bu kadını pek severmiş. gülümsemiş,

bir gün şifreci geldi. çözdü ayaklarındaki prangaların zincirlerini, kırık kırık kırıktılar zincirler de, uçayazdı sonra hayal gibi...



"kimse benim falıma benim kadar iyi bakamaz Ayşe bacı" demiş. yatağın içinde beyaz bir kedi gibi kucakladığı leylayla oynarken. müziği açıp yatağın üzerine bırakmış.

açmış kahve fincanını. bakmış gökkubbenin içinden bakar gibi hayatının göklerine... küçücük, fıçıcık, içi dolu fincana uçayazmış. Telveler şekilden şekile bürünmüşler, hikayeler anlatmışlar, içlerinde gezinmiş. arı kuşu gibi çırpan kanatlarına uçan kelebekleri görmüş. kervanlar dolusu erzak görmüş, Sütlüce durulukta dizinin, dibinde, Haliç'in.. yükleyip de kervanları çeşit çeşit yüklerle, anacığına, babacığına yollamış... sıcacık çorba kokuları gibi bitivermişler burnunun direğinde, Emin/önüne balık/ekmek yemeye gitmişler birlikte. mutluluktan kalbini yerinden oynatan bu hikayenin içinden, gülüşünün ucuna tutunup kaçmış. sıkıca örülmüş hikayelere bakmış. bazı geceler eğlenceli zombiler görmüş;

"yürüyen merdiven sevmem,
(normal merdiveni göstererek)
çünkü daha hızlısı var."

bazılarındaysa istanbula inen sisler, dediğim dedik şairlerin yalnızlıklarından daha açık seçikmiş,

"hayır öyle olmaz, böyle olur! yalnız böyle. yalnız. böyle. yalnız... hayır... olmaz."

Allah'tan, deryalarında kalp atışı gibi balıklar oynaşıyormuş,o deryaların semalarında bir viking tanrısı, yerler kadar ve gökler kadar gemisiyle dolanıyormuş... yüzdüğü, deryalarından yeni keşfedilmiş bir batık gibi, kaynana hikayesi çıkmış. ama o böyle hikayelere önceden de alışıkmış. ufak tefek bulutlara aldırmadan, üstünde güneşten elbisesi, o bulutların hiçbir zaman kapatamayacakları gökler kadar gülümsemiş.

"ölüm bile korkulacak şey değildir. bana özel değildir çünkü. herkes bir gün, eninde sonunda ölür!"

ölüm sessizliği gibi bekleyişlerin ardından, Deryalardan dalıp çıkardığı "ataleti yenme yolları" kitabına bakmış, hatırlamış.
falından kafasını kaldırdığını görünce Ayşe Bacı; oğlunun halinin ne olacağını sormuş hemen.

kitaba bakarak, "ilk itiş, çok güç'tür Ayşe bacı" demiş. "çünkü her cisim olduğu haliyle durmak eğilimindedir. o yüzden, telekinezi.k değilsen, o potansiyeli kinetiğe çevirmek için, daha çok güç harcarsın."

Ayşe Bacı anlamazca bakmış yüzüne, anlaması çok güç'müş.

o da kadıncağızı rahatla(t)mak için;

"kısmet" demiş "kısmet."

Ayşe bacı, o sırada, gömleğin yakasını ütülerken, sizce;

"bu kız neler görüyor o falda? kafası mı güzel?" diye,yoksa "bizim oğlan ne anlar düğün dernek işlerinden. bizi de karıştırmıyor. bizim herif adam olsa, o da yok!" diye mi düşünürmüş.

kısmetmiş.

her şeyin başı sonu kısmet.


kısmet,

son kulvarda atağa kalktı sayın seyirciler,

kısmet arayı açıyor,

takipçileri peşinde,

kısmet,

o ne, arkadan madam butterfly kısmet'i yakaladı,

son düzlüğe girilirken atlar başabaş gidiyor,

son anda madam butterfly kısmet'i geçiyor,

(fuck you!)

kısmeti yakalayıp geçen madam butterfly burun farkıyla yarışı kazanıyor sayın seyirciler.


yarışın birincisi madam butterfly.

bir sonraki yarışta görüşmek üzere.

(very much)



dalga derken?





Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim

Şöyle diyebilirim: "Gece yıldızlardaydı
Ve yıldızlar, maviydi, uzaklarda üşürler"

Gökte gece yelinin söylediği türküler

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Hem sevdim, hem sevildim, ya da o böyle söyler

Bu gece gibi miydi kucağıma aldığım
Öptüm onu öptüm de üstümde sonsuz gökler

Hem sevdim, hem sevildim, ya da ben böyle derim
Sevmeden durulmayan iri, durgun bakışlı gözler

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Duymak yitirdiğimi, ah daha neler neler

Geceyi duymak, onsuz daha ulu geceyi
Çimenlere düşen çiy yazdığım bu dizeler

Sevgim onu alakoymaya yetmediyse ne çıkar
Ve o benimle değil, yıldızlıdır geceler

Yürek zor katlanıyor onu yitirmelere
Uzaklarda birinin söylediği türküler

Bakışlarım kovalar onu tellim her yerde
Bakışlar sanki onu bana getirecekler

Böyle gecelerdeydi ağaçlar beyaz olur
Artık ne ben öyleyim ne de eski geceler

Sesim arar rüzgârı ona ulaşmak için
Şimdi sevmiyorum ya, eskidendi sevmeler

Şimdi kimbilir kimin benim olduğu gibi
Sesi, aydınlık teni, sonsuz uzayan gözler

Sevmiyorum doğrudur, yürek bu hâlâ sever
Sevmek kısa sürdüyse unutmak uzun sürer

Bu gece gibi miydi kollarıma almıştım
Yüreğimde bir burgu ah onu yitirmeler

Budur bana verdiği acıların en sonu
Sondur bu onun için yazacağım dizeler


Pablo NERUDA

Çeviri : Hilmi YAVUZ

19 Kasım 2009 Perşembe

mygreen




öpemediğimde
dudakların
migrenimi azdırırdı
ve son.bahar yeşili gözlerinin
gözlerime değince
hasetinden çatlatırdı
taze biçilmiş çimen kokularını...



The Cure - Close To Me


şarkıdaki gibi; kalp atışları, el çırpışları ve dahi kelebeklerin kanat kırpıştırmalarıyla, dalgalarında boğulan, nefes nefese ben, aklının tavan arasında, bir dolabın içinde, seni özlermişim. şarkıya ve istanbula inen sislere ve seslere gizlenip nefesini, sesini,seni, dinlermişim...
haftalar kadar süren saatler geçermiş. herşey geçermiş, uykular geçermiş, kahkahalar geçermiş, mygrenler bile geçermiş, bir sen (mygreen), geçmezmişsin. yokluğunda başıma, burnumun ucuna ya da ayağıma (kadar) gelenler, benim kadar eğlenceli şeylermiş, anlatsam sen de gülermişsin.
eğlenirmişiz ve sarılıp gülüşüne, uçmak istermişim sen gülümsediğinde; ayaklarım yerden kesilene...
atışları kalbimin, hıçkırıkları nefesimin ve gülüş ışığında oynaşan kanatları kelebeklerin, özlemek gibi inlermiş...

olmak ve sanmak

kadın programı yaparak kadın olmuş adamlarla,
sevilmeyi unutarak erkek olduğunu sanmış kadınlar var

bırak dostum
olsunlar
ve sansınlar

olurlar ve sanarlarsa
erkek olanlar, kadın olmaya
kadın olanlar da, ortada kalmaya onarlar...

18 Kasım 2009 Çarşamba

ağzında Girit yasemini


senin ülkende cüceler vardı boyları hüzünden kısalan
donmuş gözyaşları
kurumuş otlar
ve adını anımsamadığım bir sürü hüzünlü şey vardı
hüzün programlanmıştı bilgisayarlara bile
babanın bir beyin cerrahının tamir çantası olduğu
söylentisine gelince
bence kuru iftira
ama yukarılık kompleksini kimden kaptığı bilinmiyor
annense bir şişenin içinde batık gemileri
bekleyip durmuş yıllarca
kiralık kardanadamlarla çıkmış küf rengi yolculuklara
ve kadınlar hamamında ayyaş bir ayı gibi bayıldığı gün
seni doğurmuş hiç yokken sen hesapta
a benim caretta carettam
a benim yürek vuruğum
buna da şükür
çünkü
bir yılkı atı gibi
bırakmışlar seni çocuk çocuk suluboya çıkmaz sokakta
keyiflerine bakmışlar gelsin eğlence gitsin ça ça ça

sen küçücükmüşsün
insanlara bakmışsın bakmışsın her yan sönük yıldızlar ormanı
bir şeyleri sevmek istemişsin alışırken dünyaya
dişlerini göstermişler
kırmışlar termometreni
insan insanın kurduymuş bre
kesekağıdına sarmışlar seni
narbülbülün kafese ayçiçeğin çöplüğe
bir duvarın sıvası gibi dökülürken bana rastlamışsın
dur demişsin dur hadi dur yaşamım sil baştan
ben demişim

'severim severim sevmesine de seni
eski bir hüzünle
durmadan büyür içimde bir Girit yasemini'

yaklaşmışım
ve deniz atmışım dudaklarımla dudaklarına

Akgün Akova

alışmak...


Nicomedia - Troya Hattı

9.

kalbindeki acı
kulaklarındaki sessizliğe asit tıkar
gözlerine ölmüş gitmiş sözler sıkışır
bu kamunun karşısında
ruhun biraz güzelse ezilirsin
insanoğlu asfaltlarına düşmüş
kız kelebekler gibi çırpınır ve ezilirsin
herşeyi bırakıp gitmek istesen
bu saatte satılan bütün biletler
geç kalma şehirlerine giden trenlerindir
ve böylece alışırsın
herşey böyledir
yanlış bir şehirde
yanlış bir hayatı yaşamaya alışırsın
zaten alış
alış ki
beni unutmayı hatırlaman
daima kolay olsun




Jan Ender CAN

http://fizy.com/s/16nutd

patlama

Duman - Hatun .mp3
Found at bee mp3 search engine

saatli bir bomba gibi
avuç dolusu kalp atışı içirdin bana

çekip incecik parmaklarınla
aklımın pimini başımdan
fırlattın
göz/kuşağına

öyle ki
kalbimin tik takları
(nefesim gibi)
kesildi
kan/revan kalan enkaza


hadi git hatun!
durma

yoksa
bu gidişle
kaldığın her an
fena halde aşık olabilirim sana

12 Kasım 2009 Perşembe

till there was you


beat/less'ım gelmiş
ne güzel huyların varmış senin demiş
unutmuşum demişim
tozlanmış biraz
üflemişim
söylemeye başlamışım
ve
gözlerin her zaman,
sözlerin zaman zaman,
konuştuklarına inanmışım

ya(h)ma

Sabahlardan bir sabah, gerçeklerden bir gerçeğe uyanmışım, perdeleri aralayıp, dışarı bakma gereği bile duymadan. Bulutları, yağmurları ve tüm ağırlığını hissederek.

Yalanlardan yalan beğen demiş İstanbul, papatyadan yapılmış taçlara öykünen, bir bayram seçmişim, yağmur damlalarından kendime.
saklamışım kimseler görmesin diye; ya(h)ma'yı kandıran sa(h)vitree kadar derine...

6 Kasım 2009 Cuma

jan val.jan

Nicomedia - Troya Hattı

28.

Ah! Çocuk Ah!
sana sonsuzluk hiç çıkmayacak baktırdığın fallardan
ele alınamaz en güzel intihar mektuplarını yazdığın halde
taptığı aşklarda kendi hayatı kendine
hiç okutulmamış birisin sen

kendime tabutlardan tabut
sana gelinliklerden haziran beğendim
birbirimiz hakkında her şeyi bilmeyelim
henüz yola çıkmadan önce
merhamet değmemiş uzaklara gideceksek
kaçmak daha kolay olsun
ikimizi de aynı düş büyüttü
ikimizi de aynı şey delirtti
ben akıllanırken
bir iki kere Paris’i hatırladım
sen akıllanırken
her şeyi büsbütün unuttun
şehirden geri çekilirken
alkol kaplama çılgınlıklarım olur
ağzımı burnumu
kamyoncu küfürlerine bırakırım
gece gözlerini
gece yarılarına vura vura unuturum
kör yalnızlığıma kör bir fahişe ararım
illaki bulurum

veya

bundan sonra seni ilk gördüğüm yerde
eğer hatırlarsam
kendimi vururum

5 Kasım 2009 Perşembe

remember. remember the fifth of november.


onu benden alabileceğini sanıyorsunuz değil mi?
üzülüyorum size.
onu hiçbir zaman benden alamayacağınız için...
istediğiniz kadar baskı kurabilir, korkutmaya çalışabilir, tehdit edebilirsiniz... durmadan kötüleyebilir, hatta yok etmek isteyebilirsiniz beni, bunları söylediğim için. var gücünüzle saldırabilirsiniz bana,
yalnız...
hayat; doğmak, büyümek ve ölmeklerken, ölmeyen birşeyler de yaşar insanların, hayatların ve an'ların altında. bilirsiniz...
ve kurşun işlemez onlara, kan ağlamazlar.

...cenazenin arkasından bakarken;

"kimdi o? tanıyor muydun?" dedi yanımdaki müfettiş.

"evet" dedim.
"o, babamdı. ve annemdi. kardeşimdi.
arkadaşımdı.
sendin. ve bendim.
o, hepimizdik."

siz de onu benden alabileceğini sanıyorsunuz değil mi?
üzülüyorum size...

4 Kasım 2009 Çarşamba

yedi




Ne güzel saattir yedi;
İstanbul'a inmek için,
sevgiliye
iner
gibi.
Sabah yedi ve İstanbul henüz uyanamamış;
mahzun, masum, mahmur...
yedi cücelerin uykucusu gibi...
Sabah ereksiyonu kadar; anarşist,doğal, karşı konulmaz;
yedi büyük günah gibi...
Bir o kadar ıssız, yalnız, tenha;
yedi uyuyanların mağarası gibi...
Acele et on dakikamız var sevgili...
Yalnız on,
ama yedi(veren) gibi.
Birazdan güvercinlerin de karınları acıkacak,
guruldayacaklar,
senin karnın gibi...
Ve sokak köpekleri kavga edip hırıldayacaklar bir kuru ekmek için,
insanlar gibi...
Kahvaltıdan önce,
dinlerken gurultularında ve hırıltılarında; uyanışını,
aslında bensiz her sabah gibi,
ne güzeldir İstanbul,
hele gözünü sevgiline açmışsan
ve saat yedi,
7, harika gibi...

yalancı

yak mumlarını sevgili
bırak yansınlar
söndür ışıklarımı
soyunsun gözlerin
yalan değil mi nasılsa hepsi?
yatsı da olsa
gelince
kahvaltı hazırla sevgili.
kahvaltıdan anladığım,
sade ve sade.c kahve nasıl olsa...
peki ya, yat.sı kahvaltısında
sade kahve ve sade.c ben yetmez miyim?

yalan söyleme bana
söndür umutlarımızı sevgili
umuda ihtiyaç duymaz
fazla zaten ben'deki..'.

http://fizy.com/s/13l40s

http://fizy.com/s/1535g6

3 Kasım 2009 Salı

İSTanBUL


Bu sabaha, İstanbul gibi nedensiz, erkenden uyanmışım.
Paramın gelmeyeceğini ve İstanbul'a gelişin Perşembeye kalacağını söylüyormuş iç/sesim.
Ama "bu akşam”a binmem ve "o sabah”a beni karşılaman fikri gözümün önüne yaşanmış bir sahne gibi geli(veri)yormuş.
Tekrar, tekrar, ar, ar,aarr, annıııeeeaa...
Öyle büyük bir an'mış ki, girmişim içine ve sığmış'ım. İçinde yaşamış, kekeleyerek köşelerin yuvarlaklığına gülmüşüm.
Gösteriyormuşum iç/sesime an'ımı, ikna 'çün, o da ısrarıma gülümsüyormuş.
Zam.an'a bırak. diyormuş.
Bırakmışım zamana, mavi bir ormanın, kırmızı kertenkelelerin dolaştığı, incecik ful'a(r)klımı, durmadan o an'a uçurmuş.

Beş dakkada beşiktaş'a inmişim servisten. Saçlarım dağınık, kucağımda çantam, göz altlarımda torbalarım, dizlerimde dermanım...
Her neyse işte, sabahları uyandığımda ya da cigara sonrası gibi dudaklarım köfte.
Battaniye altı sıcaklığına değil, İstanbul'un ayazına uyanmış olma huysuzluğuma geliyormuşsun sen. Sıra sıra insanlar geçiyormuş etrafından, sıra(d)ağlar kadar uzaktan görüyormuşum seni. Elimdeki sigarama sinirli sinirli vuruyormuşum, duyulmasın diye kalbimin sesleri, dudaklarım gibi atan... Etrafımızda insanlar dolanıyorlarmış, işleri-güçleri varmış. Çalışılacak, daha çok çalışılacak, mangodan kıyafet, body shop'tan dudak parlatıcısı alınacak, karınlar doyacak, ateşler yanacakmış.
Ateş'ler yanacak. İçinden yeni ateşler doğacak...
Vuruyormuşum külüne sigaranın, Ateş'ler sıçrıyor, insanlar eksiliyormuş. Sen yaklaştıkça daha az çekiyor ve daha az vuruyormuşum. Ve sen yaklaştıkça, daha az kalıyormuş her şey. Gittikçe azalan her şeyin içinde; sen kalıyormuşsun, vezir gibi. Bense kızıla kaçan bir at oluyormuşum, gözlerine doğru, onların anlamlarını çatlatmak istercesine, nefes nefese koşan.
Sabah erken, ayaz varmış, sen varmışsın… Bi de, boğaz varmış... Benim boğazımda ilmek ilmek mavi atkım, senin omuzların normalde durdukları yerden üç parmak yukarda, kalbim gibi... Sen üşümüşsün, kalbim üşümüş. Ellerin ceplerinde... Ceplerindeki ellerine saklayıp kalbimin ipini, yokluğumuza üşümüşüz demişim içimden. Sokakta olmaklara aldırmadan boynuna atlamışım dışımdan.
Kimse yokmuş aslında o an'da sen ve benden başka. Ben de sarılıyormuşum bize sıkıca.
Hava; ayaz, sabah; soğukmuş. Ayaz soğuğa nasıl yapışmışsa, öyle bilinçsizce, öyle içgüdüsel yapışmışım sana.
Beni öyle götürmen mümkün olsa eve, küçükken babama yaptığım gibi kollarım boynunda, bacaklarımı beline dolamış, uyuyor numarası yaparak eve kadar gidebilirmişim. Soğuk rüzgarlar esermiş boynuna ve ben tüm peri kızlarının, hatta senin bile unuttuğun bir yerden usulca öpermişim. Bu an gibi. Ürperirmişsin; öptüğüm yeri hatırladığına mı, yoksa benim unutmamış olduğuma mı? Bilemezmişsin. Diken diken üşürmüşüm içinde, unutulmuş an'lar gibi. Sen de sarılırmışsın bana. Eve girdiğimizde yatağa bırakırmışsın beni. Yastığına yatarmışım. Üstümü örtermişsin. Biraz kovalarmışız zamana sıkıştırılmış tinleri. Dumanla ve suyla seyreltirmişiz.
Suların ve dumanların içinden gelir saçlarımı okşarmışsın. Uzun zamandır görmediğin yerleri sakladığım saçlarımı karıştırıp, yeni yerler yaparmışsın.
Ben'de yeni yerler görebilen adamlara, aşık kalabildiğimi anlatırmışım sana, bunun şerefine, bana dolaptan gözlerine sakladığın uçuk mavileri çıkarırmışsın.
Uçuşurmuş saçlarımdan, sabaha uyanan kelebekler gibi... Fark edermişim ki kelebeklerin kanatları, senin dudaklarından durmaksızın "However far away..." dermiş...
Gözlerimi "close to me" ye yumarmışım.