31 Ekim 2009 Cumartesi

yan! babilon


İnsanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Nazım Hikmet





“her şey bir rüzgara bakıyor ağabey
bakma esrar çekip mayıştıklarına
birgün var ya birgün bu mağripli çocuklar
birgün yakacaklar paris’i”

Paris Yanıyor
Hakan Albayrak

28 Ekim 2009 Çarşamba

Kinyas ve Kayra'dan

Hiç uykum yok. Hiç uyuyamıyorum. Domuz gibi içiyorum. Ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum. Sabaha beş saat var. Annemi düşünüyorum. Nerededir şimdi? Aynada kendime bakıyorum bazen. Ve tek kelime etmesem bile vücudum yaşadıklarımı, hayattan ne anladığımı anlatmaya yetiyor. Sağ omzuma kendi çizdiğim kelebek, beğenmediğim için üzerine attığım çarpı işareti ve altında aynı kelebeğin bir Japon tarafından çok daha iyi işlenmişi. Sol dirseğimin iki parmak yukarısındaki kurşun yarası. Bileklerimdeki otuz dört dikiş. ...

Kayra, bir gün bana 'Mutsutluğuna hiçbir çare aramıyorsun' demişti.

http://www.hakangunday.net/

22 Ekim 2009 Perşembe

annem duymasın

yıkanmalıyım. su. sabun. ve kokusu.
suyun olmayan.
sabunun olan.
deniz kokulu bir sabun almışım. denizde yıkanmayı da yıkanmak sayıyorum demek ki. üzerimde kalan tuzları ve denizin kokusunu da seviyorum. yıkanmaktan sayıyorum. ar'ınmaktan...

annem duymasın.

denizden sonra mutlaka yıkanmak gerekir çünkü. havuzdan sonra daha çok. ama denizden sonra da. mutlaka.
domuz gribi de var piyasa'da. piyasalarda her zaman yeni bi'şiler var zaten. korkunun karekökünden çoğaltılan. korkunun karekökünü alırsan bir sürü ilgisiz kelime elde edersin. domuz ya da kuş gribi gibi.

Korku Teorisi;

ama asal'ı temizlik'tir korku'nun.

olmak ya da olmamak.

bütün meseledir.

korku'yu bölersin. çıkarırsın. üstündeki giysilerin hepsini. sonunda pir-ü pak bir korku kalır elinde. temiz. atom bombası yaratabilirsin bundan. Orantısız bir güç'tür temizlik.

gel gör ki; kirlenmek aslen ve gerçekten güzeldir. (hani o annelere yönelik televizyon reklamında olduğu gibi) kirlenmeden, bulaşmadan pisliklere, oynamadan hayatın kanalizasyon kokan çamurlarında ne bir bok öğrenebilirsin ne de gelişebilirsin. koca kız olursun bu da koca(ya)kız demektir.
bana uymaz!

temizlik annesi bir hastanız varsa,(ya da temizlik hastası anne-ki ikisi de aynı yola çıkarlar) pisliklerinizi temizlemeyi annelik sayan, bunu benim kadar iyi an'layabilirsiniz ancak. zira temizlik hastası bir kadınla, hele de annenizse yaşamak, BM kontrolünde Liberya'da bir cezaevinden kaçmaktan daha zordur. Taşlar, sopalar kullanamazsınız.
Annenizdir. Tanrı en büyük kozunu anne konseptini oluştururken oynamış, cenneti de (belki) bu yüzden ayakları altına bırakmıştır.
Annem duymasın'da klasik bir Türk annesiyle, klasik bir koca(ya) kız modelinin psikolojik harpları var. harap. bitap.
başlayalım uğur'cum...

ceza/evi

1.Yıkanmak;

tüm eşyalar ve bezler alınır. Su ısınana kadar boşa akıtılmamalıdır. O nedenle kovaya doldurursun suyu ısınana kadar, ki; banyodan sonra topladığın saç kıllarını attığın tuvalet deliğine dökebilesin.

Saç, deyip geçmemek lazım. Saç önemli mevzudur. Kontrolün dışında dökülür çünkü.
O nedenle tek tek toplamalısın. Hem küvetten hem de yerlerden.
Küvette sabun köpüğü kalmamalıdır. Zira iz bırakır. Kovanın dibindeki suyu banyodan sonra bunun için kullanırsın.
Saçlarını kuruttuktan sonra önce bütün saçları toplar, tüm sabun köpüklerini yıkar, banyoyu, klozeti ve yerleri temizler ve tertemiz çıkarsın banyodan.
Banyoyu temizlenirken yeniden terler ve kirlenirsin ama aslan yıkandığı yerden belli olmalıdır sanırım o nedenle yıkadığın yerlerin değil (yapa/yalnız) yıkandığın yerin temiz olması (ele güne karşı) daha önemlidir.

Havluları banyoya assan bir türlüdür, balkona assan diğer türlü. Son zamanlarda ıslak katlanıp kaldırılmış havluların da eninde sonunda kuruduğunu fark etmenin avantajıyla odada bir yerlere katlanıp kaldırılır. Koku mu? Nem kokan havlulardan daha pis kokular evrende!

En azından kendi odamda eşyalarıma dokunulmaması konusunda yıllar süren savaşları ben kazanmış görünüyorum. Ama görünürde öyle sadece. Bunu da bilmiyor değilim. Evden ilk çıktığımda eşyalarım didiklenir ve hakkımda bir suç delili araştırılır.
Ben mi paranoyakça davranıyorum acaba?

Kendi evinizde psikolojik içsavaşlar yaşamak kadar rahatsız edici az şey vardır.
Belki de uzun süredir bu yüzden bavullarımla yaşıyorum fiziki olarak. Boşaltmıyorum içlerini ve yerleşmiyorum hiçbiryere. Zira evim yoktur henüz biliyorum.
Çizgi roman kolleksiyonumu mu? yoksa kasetlerimi mi attığında us/sal olarak annemin evinden ayrılmıştım acaba?

Ne zaman İstanbul oldu annem mesela?

Hep İstanbul gibi bir anne istedim belki de. Çocuklarıyla erkek arkadaşlarını konuşan ya da eşyalarını araklayıp giyen anneler aradım hep. Belki de o yüzden arkadaş anneleriyle hep yakın oldum.
Arkadaşla anne karışımı bir anne istediğimden.

annem?
duymasın.

et kemiği sarar ve içine bir beyin ve bazen bir ruh konulur ve kadınlar vazoları duvarlara çarparak kırarlar ve erkekler çok fazla içerler ve kimse bulamaz birini ama aramaya devam eder yataklara sürüne sürüne girip çıkarak.et sarar kemiği ve et etten fazlasını arar.

hiç şans yok: hepimiz aynı yazgının kapanına kısılmışız.

kimse bulamaz birini, hiç.

kent meyhaneleri dolu,
batakhaneler dolu,
tımarhaneler dolu,
hastaneler dolu,
mezarlıklar dolu.

başka hiçbir yer dolu değil.

CHARLES BUKOWSKI

19 Ekim 2009 Pazartesi

Doğa İçin Çal

Doga icin cal ! / Divane Asik Gibi - Official Video from Doga icin cal on Vimeo.



Doğa İçin Çal, bir agaclar.net projesidir.

Dünya'nın hali ortada. Yerküresiyle, atmosferiyle tehlike sinyalleri verip duruyor.

Küresel iklim değişikliği bir dert; seller, taşkınlar, buzulların erimesi, kıyıların denizler tarafından yutulması ihtimali, kuraklık...

Beslenme başka bir dert; besin bulanlar için GDO'lu ürünler, denetimsiz tarımsal ilaçlama, sakıncalı katkı maddeleri... Bulamayanların sorunu karmaşık değil: Sadece açlık! Enerji savaşları, temiz su savaşları... Yani gidişat iyi değil.

En güçlü ya da yoksul olanların büyük çoğunluğu, kendi küçük ya da büyük çıkarını esas alarak, kendini dünyanın merkezine koyarak yaşıyor. Herkesin mazareti var!

Çok şey sadece günü kurtarmaya yönelik.. Doğayı yok sayarak yapılan her şey, geleceğimizi biraz daha belirsizleştiriyor. Komik olan, korunmak doğanın umurunda bile değil. O nasıl olsa, öyle ya da böyle var olacak... Vay bizim halimize...

İklim değişiklikleri, seller, taşkınlar, bunlar dünya kabuk bağladığından bu yana hep var ama son yüz yılın grafikleri öncekilerle benzerlik göstermiyor, kendi elimizle yaptıklarımızın, bu kötü gidişe direkt etkisi var. Önceleri düşe kalka yaşıyorduk, artık kıçımızın üstünde hızla kaymaya başladık. İşin bilimiyle uğraşan herkes bu konuda hem fikir. Çevreci hareketler, bu gidişi durdurulması gerektiğini herkese anlatmaya çalışıyor.

Agaclar.net olarak başından beri işin neresinden tutacağımıza bakıp durduk. Yaptığımız her şeyde bu amacın izi var. Daha neler yapabiliriz?

Doğa sorunlarının evrenselliği, doğanın insanlara mekan ve kaynak oluşuyla, müziğin evrenselliği ve insanların ortak dili oluşu arasındaki bağ, projenin çıkış noktası oldu.

Müzik; yaygın, eneji dolu, durdurup kendini dinleten ya da arka plana geçip çaktırmadan varolan...
Seçtiğimiz parça: "Divane Aşık Gibi" Bilmeyen yok, sevmeyen yok...

Dünyanın çivisini çıkaranlar kadar, bunu seyretmekle yetinenler de benzer biçimde sorumluysa, çözümler bulmak ve uygulamak zorundaysak, her vesile ile hatırlamalı, hatırlatmalıyız.... Hem değişim gerektiğini bilip, hem "Şöyle yap, böyle yap" laflarını dinlemediğimize göre, "ne yapmalıyım" diye düşünmek gerektiğini her dinlediğinde hatırlatan bir müzik işe yarar mı? En azından konunun farkında olanlar için, arka planda fazladan bir vicdan azabı durumu yaratır mı?

"Birlikten kuvvet doğar" mı? Tek tek düşündüğümüz, anlatmaya çalıştıklarımız, hep birlikte, bir ucundan tutarak ortaya konduğunda verdiği enerji artar mı?

Agaclar.net'ten Fırat Çavaş, doğdukları iller farklı, yaşadıkları mekanlar farklı, zevkleri, yaşama bakış açıları farklı 45 müzisyeni, varolan gerçekleri bir kez daha hatırlatmak için bir araya getirdi: Doğa için çal!

"Divane Aşık Gibi" yollarda dolaşmaktan başka, hem mecazda hem de fikirde "Sen yağmur ol, ben bulut, Maçka'da buluşalım" diyoruz.

Yeni başladık, devam edeceğiz...

Sizi de bekleriz!

13 Ekim 2009 Salı

mer intérieure

O kadar sevdim ki resmini, işte bugün konuştu benle...

.... Pictures, Images and Photos

Annemin ve babamın olduğu eski bir ev vardı rüyamda. Annem; zekası gözlerinden anlaşılan cin gibi bir karadeniz kadınıydı.
Nereden döndüğümü bilmiyordum. Tek bildiğim o eve döndüğümdü.

Dönmek duygusunu seviyorum. Sıcak bir bardak çayı hatırlatıyor bana. Boş bir eve anahtar çevirmek değil, kapıyı açıp içerde tanıdık birilerini görmek kadar sıcak bir duygu; dönmek. Başka hiçbirşeye benzetemeyeceğin çay'ın dem kızılı kadar sıcak. Annenin geldiğinde "aç mısın?" diyeceğini bilmek kadar alışıldık bir sıcaklık bu.
Beklenmediğim yerlere gidişleri dönmek olarak an'lamlandıramıyor aklım. Bekleyen birileri varsa, ilk kez gittiğin yerler bile dönmek oluyor.

Rüyamda da dönüyorum, annemle babamın bahçesinde çay içip gazete okuduklarını bildiğim o eve. Rüyalarda bazen gerçek hayatta olmayan yerler görürüm. Ama aklım o yerleri öylesine net çizmiştir ki tüm detaylar vardır. Kabuslarla uyandığımda ya da başka gecelerde uyuduğumda da aynı yerlere gidebilirim. Bu sokak da öyle. Daha önce sadece rüyalarımda ziyaret ettiğim, begonvillerin sevimli bir arsızlıkla istila ettiği balkonlarıyla, bahçe içinde evlerin olduğu, hanımeli kokularını duyduğum, ortancaların deniz topu büyüklüğündeki maviliklerinin gözlerimi okşadığı bu tanıdık rüya sokağında, annemin ve babamın yanına dönüyorum. Mutluyum dönmekten...

Bahçeye yaklaşırken, karşıma kızarmış gözleri ve sivri çivilere benzeyen dişleriyle bana (nedense) kızmış oldukları aşikar bir grup köpek çıkıyor. Bu sokağa ait olmayan, kabus sokağının köpekleri, üzerime havlayarak koşuyorlar...
İçim ürperiyor. Köpekler bana doğru koşarken, olur olmaz yerlerde aklıma gelen şiirlerden bir dize aklıma kancasını takıyor;

"içim ürperiyor, ya evde yoksan?"

Annem aklıma geliyor. Ya evde yoksa! Rüyamda daha önce de köpek gördüğümü ve sabah kalkar kalkmaz anneme anlattığımı hatırlıyorum o an.
"Düşmanın var demek ki deniz" diyor annem bana. "Rüyada köpek görmek düşman demektir".
Annem geliyor aklıma yine... Karşısında gazetesini karıştıran babam.
Ben, onlardan (arada düşmanlarımın olduğu) bir sokak kadar uzağım ve bu parlayan dişleri nasıl geçeceğimi bilmiyorum. İçim ürperiyor. Hatırlıyorum bir anda. Aslında o ev yok. Annem ve babam da. Onlar başka bir şehirdeler.
Ben başka...

Dönmek, mümkün mü artık dönmek?

Bunu fark ettiğim anda, sıçrıyor muyum, yoksa düşüyor muyum bilmeden uyanıyorum.
Uyku sersemi; "Ben aslında deniz değilim ki!" diyorum.

Ama rüyamda gördüğüm o erkek çocuğu ben olmalıyım. Rüyamı hatırlamaya çalışıyorum. Hala sıcak çünkü. Belki de sıcak olan rüya değil yataktaki ben. Bilmiyorum. Köpekleri kafamdan uzaklaştırmaya çalışıp, gözlerimi yumuyorum. Rüyamdaki beni hatırlamaya çalışıyorum. Rüyamı düşünürken yine, adı deniz, bir erkek çocuğu oluyorum. İstanbul'dayım bu kez. Gece. Sokaklardayım. Üşüyorum. Dönecek bir yerim yok. Yalnızım.
En iyi tanıdığım ellerime bakıyorum hemen; avuç içlerime. Benim avuç içlerim işte. Hemen bir vitrine gidiyorum. Gözlerim aynı. Saçlarım bile. Ama pınar değil, uzun boylu, güzelce bir erkek çocuğu olmuşum.
Vitrinde gördüğüm deniz olan ben, pınar'a;
"Aynı rüyada birbirimizin bedenlerine hapsolduk" diyor. Kafam karışıyor. Sıçrayarak uyanıyorum. Bu sıçramaların, rüyada dolaşan ruhun bedene düşüşü olduğuna dair bir yazıyı aklıma getirip, artık uyanmaya karar veriyorum.

Bilgisayarda sıradaki şarkıya tıklıyorum, mutfağa gidiyorum.
deniz olan ben'in annesine ulaşamamasının, içimde eksik bıraktığı, o sıcak çay tadı iyi gelir diye düşünüyorum. Suyu kaynatıp çayı demlerken içerden gelen müziğin; Yeni Türkü'den; Fırtına olduğunu fark ediyorum.
Mırıldanmaya başlıyorum;

Yıllardan sonra, yollardan sonra, yeniden yan yana onlar.

Rüyanın gerçekliğinden dönememenin etkisiyle, bana mi ait acaba diye lambanın yarattığı yapay gölgeme bakıyorum. Rüyamda sokakta yürürken, güneşin önüme attığı gölgemin boyu geliyor aklıma. Vitrinin camındaki deniz oğlanla yolda güneşin gölgesini karşılaştırıyorum.

Aslında olmayan o evdeki, olmayan anne babamın yanına giden ben'im aynı deniz(oğlan) olduğunu bildiğimi, ama bu durumu yadırgamadığımı fark ediyorum. "Hayata benimle aynı izleri bırakan bir deniz var demek ki" diye, başkalarının belki de mantıksız bulacağı ama rüya sıcaklığından mıdır nedir, bana oldukça akıllıca gelen bir düşünceye inanıyorum birden.

Çayın demlenmesini beklerken bilgisayarın başına dönüyorum. Yeni Türkü
"Geçse de yolumuz bozkırlardan, deniz'lere çıkar sokaklar" diyor.

Bozkırlardan denizlere çıkan, o sokak ve köpekler geliyor aklıma. Karadeniz kadını annemin "Rüyada köpek görmek düşman demektir" diyen sesini duyuyorum içimde. İçimden bir huzursuzluk dalgası yükseliyor. İçinizle konuşur musunuz bilmiyorum, ama ben sıkça içimde benden başkasıymış gibi, bana akıl veren dost iç sesimle kalmayı seviyorum. "Ismarlama rüyaları bulma iksiri" diyor iç/sesim. "Düşmanla karşılaştığında dalga seslerini düşünmelisin."

Düşündüğüm dalga sesleri kulaklarıma değil içime düşüyorlar. "Herkesin içinde bir deniz vardır, çoğu insan merak etmez, bilmez bile yerini" diye fısıldıyor şaşkınlığıma gülümseyen iç ses. "Ağladıkça göz'lerinin pınarlarından, içinde bir denize akar. Hıçkırıkların yankısıdır dalgalar ve bir iç çekiş mesafesindedir denizlere pınarlar..."

İlkokulda ders kitabında bir resim vardı. Su döngüsü deyince hep aklıma o resim gelirdi. Dağın üzerinde bir kara bulut, yağmurlar, dağın eteklerinden doğan pınar denize akarlardı. Yine o görüntü geliyor aklıma ama bu kez fırtına bulutları; yağmur değil gözyaşı yağıyor, keskin kayalıklarından dağın pınar olarak doğup içimdeki denize akıyorum.
Kendime kahve falı bakar gibi;

Demek ki çektiğim sıkıntılar ve gözyaşları artık engin bir deniz olmuşlar ve dalga seslerinin yok edemeyeceği düşman yoktur asla, diye içsesime yanıt veriyorum.

"O zaman, ağlamak yok artık" diyor iç denizim.

"Yoksa konuşmam seninle!"

Bense sadece dalga sesleri duyuyorum, gülümsüyorum. Biliyorum ki içsesim aslında acılarımdan oluşmuş bir içdenizdir artık ve akıp kıyılarına, soruyorum dalgalarına;

Peki. Susar mısın bana?


İçeriden çaydanlığın sesi geliyor. Çay almaya gidiyorum...


Işıldayan...
Bak sebepsiz yere Kargo'yu hatırlattın bana!
Sene ya 99 ya 2001'di galiba. Teybi çalışan, kendi nadiren çalışan bir unom vardı o zaman, Bilkentten dönerken dinlerdim kasedi çevirip çevirip.
Bugün birinden bahsederken Güliz "daha küçük 22 yaşında" dedi. Tam da o yaşlardaydım işte... Küçücüktü dünya, benim etrafımda dönüyordu.
Kaset filan vardı o zamanlar düşün:)
Hala görünürde kasetçaları olan bir arabam var ama kasetlerimi koyduğum kutuyu anam büyük ihtimalle çöpe sallamış taşınırken istanbuldan.
Kargo kasedim, savage garden'ım, led zeppelin'ler, metallica-garage'lar... Gençlik yıllarım... Nerde bilmiyorum artık... Küçük bir kutuda, belki de eski kapıcının çocuğu dinliyordur.
Senin önem verdiğin şeylere kendi annen bile önem vermeyebiliyor işte
ve şimdilerde biliyorum ki; sebepsiz birşey yoktur. Değil mi ışıldayan?
Bak Bilboard bizden önce bulmuş Kargocu çocukları.
Ne yapalım. Kısmet.
Renklerin içinden doğalım biraz o zaman...

12 Ekim 2009 Pazartesi

aradığınız kapıya şu anda ulaşılamıyor. lütfen daha sonra...

kalbin anahtarı olsa keşke. çok canını yaktığında kitleyip gidebilsen tatile.
bir arkadaşına bıraksan anahtarı. arada bir çiçeklere su verse...
uzaklaşsan kalbinin o durmadan atan damarından, beyninin kıvrımlarına girsen, hayalgücü filan işte...
kapıların telesekreteri olmaması ne güzel, telefonu da yok kalbin. sen yokken uğrasa da bulamaz yani.
kafan rahat.
döndüğünde birikmiş notlara, faturalara bakıp, sehpanın üzerine uzatsan ayaklarını.
açsan bilgisayarı, maillere baksan ve acıklı olanlar bile komik, can sıkıcı her an'ı ışık yılı uzak gelse...

oh be! ne işim varmış o zibidiyle?



unutulmuş diller ve dinler vardı.

hayatın anlamı böyle fısıldadı,
ve biz pınarları, denizlere aksınlar diye çıkardık kaynaklarından.

siz kimsiniz ulan! toplu eylem yassah. dağılın! (her zamanki polis müfettişi)

kuşlar havalanmış cıvıltıları, şırıltılarına karışmış.
ve olmayan bir evrenin tanrısı bunları sırf kendi iç huzuru için canlandırmış gözünde.
bu kadar abi.
daha ne olsun?
alt tarafı bir blog sayfası burası.

dağılın polisi kızdırmadan siz de.