Stripped oldum bir haftadır. Ve düşünmeye başladım; Türkler Rammstein'i neden sever?
Almandırlar; Kabul etmek gerek peşlerine takılıp dünya savaşlarına girmemiz, Alamancı kültürümüz bir yana, dilinden midir yoksa faşizan yaklaşımlarımızın paralel gidişindenmidir nedir Almanları ayrı severiz.
Şarkı sözleri basittir. Bknz. Du. Du hast. Du hast Mich.
Sert müzik yaparlar. Hayatınızın bir döneminde rock dinlediyseniz Rammstein sizi büyük olasılıkla tatmin edecektir.
Aynı sertlikte de video çekerler. Rock grubu sonuçta. Anime mi yapsınlar bu yaşta değil mi? Pussy'yi youtube engelledikten sonra hiç aklımda yokken aradım buldum ve seyrettim. Başarılı buldum :) yasaklanmalarını gerektirecek kadar başarılı. E ne de olsa Almanlar. Yadırgamadım. Belki de Alman oldukları için yakıştırmış bile olabilirim.
Rammstein'ın en kapsamlı fan sayfalarından birinin (http://www.rammsteintr.com) Türkler tarafından hazırlanmış olması yukarıda yaptığım geyiklerin oturduğu temellerin sağlamlığını sizlere gösterir umarım.
Zengin kalkışı olacak ama Stripped'e bir klip çekilene kadar en sevdiğim videoyla idare edelim diyerek sözü bitirelim.
let the Rammstein begin!
Herkes, her gün en azından küçük bir şarkı duymalı , iyi bir şiir okumalı , hoş bir resim görmeli ve eğer mümkünse bir kaç mantıklı kelime söyleyebilmelidir. Goethe
30 Ocak 2010 Cumartesi
28 Ocak 2010 Perşembe
rüya tekerlemesi
Tanrı aslında bir kadındı ve tüm melekleri de zenci!
Art nouveau detaylarla süslenmiş, barok tarzı sarayında, bir yandan "revolution"u mırıldanırken, diğer yandan kendine bir kırmızı şarap açtı.
O dans ederken, etrafında hayranlıkla uçuşan ufak meleklerden birine çapkınca göz kırptı.
Bittabi, adı bazı zamanlar Nina olan Tanrı, milyarlarca paralel evrenden birinde, bizim adam; kukayla, çocuk kalmış kadın; saklambaçın mutlulukları şerefine bir kadeh kırmızı açabiliyordu.
Melekler, sabahı göremeyen geceler kadar kara tanrılarının tüm ihtişamıyla tahtına oturmasını seyrettiler. Kırmızı orkideler gibi açılan ufacık, heyecanlı kanatlarını sabırsızlıkla titrettiler.
Nina, her şeyi bilen tecrübesinin verdiği neşeyle, meleklerinin minik kanatlarını, gururları gibi okşayarak anlatmaya başladı;
"Evlatlarım.
Bilirsiniz ki esirgeyen ve bağışlayanım.
Ancak kimse eğlenceli bir Tanrı olmadığımı söyleyemez bendenizin."
Evrenin kara boşluğunda ışıldayan yıldızlar gibi melekler başlarını sallayarak onayladılar onu. O kocaman sakinliğinin altında sonsuz bir neşe saklanıyor olduğunu bilerek yaratılmışlardı. Birbirlerine sokularak merakla dinlemeye devam ettiler.
Sevgili sükünetin şe'si kukacığımla, acıların elmaslaştırdığı kömür tanem saklambaç'ım da elbette yüzyıllar öncesinde yine karşılaşmışlardı. Öylesi acılarla olgunlaştırdım ki onları, tüm olgun meyvelere bahşedilen nefis koku gibi, Paristeki geceleri gibi kokan bir "o gece" hazırladım.
Ah! ne keyifli, ne heyecanlı ve ne şaşırmış çocuklardı onlar.
Kuka her zamanki sakinliğiyle usulcacık gülümsemişti, şaklambaçın mavi atkısına bakarak. Saklambaç, neşesini, gülümseyişini ve kalbine bir türlü sığdıramadığı sevgisini nereye saklayacağını şaşırmıştı. Yol boyu yürürken yüzyıllardır aynı şeylerden konuştuklarını hatırlamadan, gecenin ışıklarında yıkamıştı istiklal, neşelerini. Paris kadar romantik bir gecede gidip gelen ışıkların verdiği karanlık tenefüslerde, gülümseyerek teneffüs ettiler dudaklarını.
Kukacığımın gökler mavisi gözleri shekspearevari bir baş kaldırışla seslendi, saklambaçın şarap kırmızısı dudaklarına:
Senin dudaklarınla, dudaklarım günahtan arındı.
Yanıtladı saklambaç dudaklarını yere indirip gülümseyerek:
Öyleyse şimdi, günah dudaklarımda kaldı...
Kuka saklambaçın kulağına fısıldadı:
Öyleyse ver bana günahımı geri.?
Savaşır gözlerimle gönlüm öldüresiye
Senin güzelliğinin ganimeti yüzünden:
Gözüm kovar gönlümü seni görmesin diye,
Gönlüm ister gözüme pay vermemek yüzünden.
Gönlüm bildirir senin orada yattığını
Öyle bir hücrede ki giremez billur gözler;
Gözüm inkara kalkar gönlün anlattığını,
Güzel yüzünün ona sığındığını söyler.
Gönlü dinleyip karar vermek için toplanır
Düşünceler kurulu:soruşturur hakçası
Kurulun yargısıyla bir karara bağlanır
Seven gözün payıyla duyan gönlün parçası
"Askerde çocuklara Romeo ve Julyet okumuştum. Bizim köyde de Reşat'la Necibe böyle olduydu diye konuşmuşlardı aralarında..."
Tanrı aslında Nina adında bir kadındı. Onun masallarını dinlerken birbirlerine sarılarak uykuya dalmış bütün melekleri; zenci.
Ossırada...
Ne zaman öpmeyi bıraktım seni? diye sordu saklambaç.
Alnından öptü onu kuka.
Hadi uyu artık. Bak bütün melekler de uyudular.
Saklambaç yıldızların ışıldadığı geceler kadar kara gözlerini kaparken, kapıdan çıkan kukanın kazağını zorlayan sırtından uzayan kanatlarını gördü.
Gülümsedi.
Tanrı bir kadındı, birsürü zenci meleği vardı.
Kukanınsa gün geçtikçe genişleyen sırtından sonsuza uzayan kanatları...
Gözleri kapandı.
Ama
döndün
sen
yeniden
geldin
Sen
sen varsın
sen olduğun için
ben varım
yeniden
Geldin
sen
yeniden
ve her zaman
yine sen
Sen
sen
sen ve ben
her zaman yeniden
ve yine
27 Ocak 2010 Çarşamba
25 Ocak 2010 Pazartesi
adonis dream

Bu sabah; sıkış tepiş binilen metrobüste, dar alana sıkıştırılmış fazlaca insanın birbirini inceleme durumu bir süre sonra rahatsız edici boyutlara ulaştığından, çantamdan eksik etmediğim kitapların, son zamanlarda takıldığım Tuesdays With Morie'sine dalmışken, üzerimde sürekli bir bakış taşıdığımı biliyordum. Ancak Mitc'in;
"who wins?"
sorusuna Morie'nin
"Love wins.
Love always wins."
cevabını vermesi, dudağımın sağ tarafında beklenmedik bir olta gülümseyişi oluşturunca, yol boyunca etrafımda taşıdığım bakışın takıldığını ve aslında ölüyor mu yoksa dans mı ediyor olduğunu anlamadığım, oltaya takılmış balıklar misali dudağımın sağ kenarından ayrılamadığını fark ettim.
Kitabı kapattım ve tek noktaya takılmadan bana bakanın resmini kafama çizmek için incelemeye başladım.
Şaşırtıcı derecede mükemmel bir balıktı avlanan.
Eldivenlerinin mor tonu, ellerinin büyüklüğü, omuzlarının genişliği, kulağındaki küçük küpesi, boynundaki atkısı, paltosu, paltosunun kesimi, üzerine oturuşu, pantolonu, ayakkabıları...
Tüm ufacık detaylarına kadar Adonis metrobüse düşmüş ve benim oltama takılmış kadar mutlu hissettim birden.
Sevgili Adonis'im onu böyle "cüretkar" inceleyişime inanamayarak, ama gururunun okşandığını hissettiren kaçamak bakışlarla ya da telefonunu inceliyormuş gibi yaparak yüzümden onu beğenip beğenmediğimi anlamaya çalışıyordu. Oysa ben onu o kadar beğenmiştim ki, resimlerini çizmek için başladığım fotoğraf çekme işini heykelini yaparak sürdürüyordum o sırada.
Haberi yoktu.
Zincirlikuyu'dan Mecidiyeköy'e kadar tüm detaylarını aklıma attım.
Bu kadar cüretkar bakan bir kızdan bir adım bekliyor gibiydi. Aslında içimdeki cüretkar kız da inmeden ona "resmini aklıma çizdim" demeyi düşünüyordu ama öylesine mükemmeldi ki, varlığını gerçeklerle kirletmek istemedim.
Durakta indim ve artık nasılsa içimde olduğunu bilerek, onu sanki içimde bir yerlere hiç koymamış gibi yürüyüp gittim...
24 Ocak 2010 Pazar
karamel
Bugün benim için çok önemli bir adam, kadın olduğunu yeni yeni fark eden bana, fotoğraflarımdan daha güzel bir kadın olduğumu söyledi. Çıplak kadın fotoğrafları çekme peşinde koşan önemsiz bir diğeri, terslendiğinden canımı sıkmak için önemsiz bazı şeyleri…
Bir sigara yaktım. Aslında sigarayı bırakmaya çalışıyordum ama insanlara şaşırmayı bırakmak daha önemli geldi o an. Her insanın ayrı bir dünyası var ve ben artık bazılarınınkine şaşırmadan bakıp çıkmayı öğreniyorum.
Kaos teorisini hatırladım şimdi bunları yazarken. Bazı olaylarda öyle çok etken oluyor ki artık bütün bu etkenlerle savaşacak ya da dünyayı değiştirecek kadar güçlü hissetmiyorum kendimi. Güç hala içimde ama ben o gücü insanları ve dünyayı değiştirmek için kullanmak istemiyorum. Sadece kendi dünyamı güzelleştirmek için kullanıyorum artık. İşte bu yüzden daha sakin ve daha güçlüyüm.
Bu geceki yalnızlık nöbetimde yeşil saçlı bir kadın çizdim. Upuzun saçları olan havanın içinde uçarcasına kollarını açmış ve acı acı gülümseyen...
Acı acı gülümsemek ne ilginç terim değil mi? Gülümsemenin acısı olur mu? Dememek gerekiyor işte. Oluyor. Acılar yaşanırken kocaman görünüyor. Aslında ufacıklar. Sadece o acı çemberinin dışına çıkıp ne kadar ufak olduklarına bakmak gerekiyor. Acıların dışına çıkmak, kendi içime dönmek oluyor. Çok sevdiğim yalnızlık nöbetlerimi tutuyorum o yüzden. Elimde kalemimle. Kulağımda o Lübnanlı kadının muhteşem sesinin dalgaları...
Bu kez dalgaların içinde, su içindeki balıklar kadar tutulamaz ve güzel bir adam...
Bugün sebepsiz yere güzel bir pazardı. Ve artık biliyorum ki bir zamanlar nefret ettiğim pazarlar da her şeye rağmen güzeldirler.
Üzeri haddinden fazla çizildiği için 1 liraya alabildiğim şiir kitabımdan Nazımın Piraye’ye yazdığı şiiri açtım ve o adamla arabada omzuna ilk kez başımı koyduğum zaman dinlediğimiz şarkı çalıyordu bunu okurken hala.
"Ne güzel şey, hatırlamak seni,
Ölüm ve zafer haberleri içinden.
Hapiste
Ve yaşım kırkı geçmişken."
Fazladan içtiğim boş son sigarayla, düşündüm ben de
"Ne güzel şey hatırlamak beni
Ölüm ve zafer haberleri içinden
Hapis hanemde
Ve yaşım geçmişi çoktan geçmişken…"
Cahit Külebi olsa o adam, dese ki gözlerime bakarak şu anda:
Sen bir kamış kadar narinsin
Öyle ince ki parmakların
Okşasan kırılır
Öpsen halsiz düşersin
Sen sabahlar kadar güzelsin
Pembesin beyazsın yeşilsin
Tarlalarda bulutların gölgesi gibi
Güzelsin
Mouzannar'ın sesi gibi dalgalı bir deniz gibi derim ki
Ey sevdikçe beni
Durmaksızın genişleyen omuzlarından çıkan kanatlarına şaşıran adam
Sen ki şaşkınlığın kendisisin.
Oyuncu bir kedinin kuyruğu olmak isterim sendeyken
Ve o şarkıdaki piyanonun siyah tuşları
Isırmak isterim aramızda duran sütlü çörekler misali
Mis kokulu sevgiden
Dudaklarından öper gibi
Sükunet dediğin ne ola ki?
Sen ki, sakinlikler şehri...
23 Ocak 2010 Cumartesi
ossırada
saatin zili durmadan çalıyordu. tek gözü açık "ertele" ye bastı. ossırada, hikmet hanım plastik türk kahvesi makinasının düğmesine basmıştı. ilk alındığında kızı selin'e kızmıştı ama cezvede yaptığından köpüklü yapıyordu işte ve acelesi vardı. üzerinde dedikodu yapılacak birşeyler vardı. kahveleri doldurup 6 numaradaki nalanın kapısını çaldı. "duydun mu kız 7 numarayı? sabaha kadar vallahi..."diye konuşmaya başladılar.
ossırada selin "müsait bir yerde inecek var" diye seslendiği halde durmayan ve ilerde indiren şöföre içinden söylenerek yürüyordu. boşu boşuna yürütmüştü pislik herif. geç kalacaktı işte toplantıya. kestirme olsun diye yıldız parkının içine daldı...
ossırada yıldız parkında sokak köpeği cinsi "kuzu" olan kırma, dün gece park boyunca eşlik ettiği esmer kızla, sarı adamın köpeği olduğunu ve pikniğe gittiklerini görüyordu rüyasında. onu en az bir goldenmışcasına seviyorlar ve bir yandan kahkahalar diğer yandan ona getirmesi için sopa atıyorlardı.
ossırada çöpçü hilmi, yere düşen, sonuna kadar içilmemiş bir malbora izmaritinin filtresini üfleyip etrafı kontrol ettikten sonra yaktı. tanesi 35 kuruştan 10 kuruşluk bir fırt çekti. yerde görse 10 kuruşu da alırdı. günahtı. milli servetti. vesaire...
ossırada dünyanın bir yerlerinde depremler oldu,
ossırada o depremler bazı okyanusları dalgalandırdılar,
ossırada dalgalı kurlar nedeniyle elemanlarının maaşlarını geciktiren bazı küresel firmalar bir günlük ufak kazançlar yaptılar.
ossırada deniz kıyısında balıkçı mehmet amca havaya bakıp, bugün güzel bir gün olacak dedi.
ossırada bir adam gülümsedi.
ossırada saçları kontrol edilemez derecede asi bir kadın o gülücüğün yanaklarında bıraktığı izi öptü...
ossırada birsürü şey oluyordu. ossırada kız yataktan sürünerek çıktı. play tuşuna bastı. ossırada nina simone i feel good demeye başladı.
ossırada selin "müsait bir yerde inecek var" diye seslendiği halde durmayan ve ilerde indiren şöföre içinden söylenerek yürüyordu. boşu boşuna yürütmüştü pislik herif. geç kalacaktı işte toplantıya. kestirme olsun diye yıldız parkının içine daldı...
ossırada yıldız parkında sokak köpeği cinsi "kuzu" olan kırma, dün gece park boyunca eşlik ettiği esmer kızla, sarı adamın köpeği olduğunu ve pikniğe gittiklerini görüyordu rüyasında. onu en az bir goldenmışcasına seviyorlar ve bir yandan kahkahalar diğer yandan ona getirmesi için sopa atıyorlardı.
ossırada çöpçü hilmi, yere düşen, sonuna kadar içilmemiş bir malbora izmaritinin filtresini üfleyip etrafı kontrol ettikten sonra yaktı. tanesi 35 kuruştan 10 kuruşluk bir fırt çekti. yerde görse 10 kuruşu da alırdı. günahtı. milli servetti. vesaire...
ossırada dünyanın bir yerlerinde depremler oldu,
ossırada o depremler bazı okyanusları dalgalandırdılar,
ossırada dalgalı kurlar nedeniyle elemanlarının maaşlarını geciktiren bazı küresel firmalar bir günlük ufak kazançlar yaptılar.
ossırada deniz kıyısında balıkçı mehmet amca havaya bakıp, bugün güzel bir gün olacak dedi.
ossırada bir adam gülümsedi.
ossırada saçları kontrol edilemez derecede asi bir kadın o gülücüğün yanaklarında bıraktığı izi öptü...
ossırada birsürü şey oluyordu. ossırada kız yataktan sürünerek çıktı. play tuşuna bastı. ossırada nina simone i feel good demeye başladı.
20 Ocak 2010 Çarşamba
19 Ocak 2010 Salı
adam
eskilerden bir gece yapalım dedik. bütün eskilerden gittik geldik.
kura çektik adam çıktı.
sevmeyelim de taşa mı dönelim yani ;)
15 Ocak 2010 Cuma
pardon
kutsal cumaların sonuncusu. ne getirdin bana? bugün uzun zaman sonra gözümü gözenimi gördüm rüyamda. onun hediyesiydin belki. bir yandan beni düşündürten bir şarkı çalıyor durmaksızın. aklımda güneşin doğduğu anın en koyu karanlıklardan sonra geldiğine dair birşeyler dolaşıyor. bazen de hayatından sevmediğin bir bağımlılığı çıkarıp yer açmadan güzel birşeyleri sığdıramayacağına dair...
sigarayı bırakacak kadar güçlü hissediyorum bu sabah kendimi...
neleri bırakmadım ki?
pardon.
tanışmışmıydık?
bu cuma sonunda kalbim olduğunu hatırladım. çok mu hızlı atıyordu yoksa atmak için sizi mi bekliyordu bilemiyorum. yalnız artık onun orada olduğunu biliyorum. avuçlarınızı biraz gevşetmeniz gerekiyor belki de. ziyadesiyle nefessiz kalıyorum. çok içmiş bir sarhoş kadar bulanık zihnim. kutsal olan cuma mı, salı mı, yoksa siz misiniz emin olamıyorum.
alı koymuşsunuz aklımı. alım al.
olabilirim...
çok uzun zamandır öksürüyorum. öksürmediğim zamanları hatırlamayacak kadar uzun zamandır.... bir süre tanrının benimle kafa bulduğunu düşündüm. burnumun her on dakikada yeniden dolmasının mantıklı bir açıklamasını bulamıyordum. eğer vücudumdan bu kadar sümüksü sıvı atıyorsam kilo vermeliydim en azından. bunların nedeni hep sigaraydı. ben ve tanıdığım herkesin hayatındaki gizli özneydi sigara uzun zamandır. önce 7 lira oldu, sonra 5.5, sonra yeniden 7. sanırım birileri birileriyle durmadan dalga geçiyordu. ya da dalga geçilen birileri tepki veremeyecek kadar dondurulmuştu.
bu kadar öksürürken sigara içmek hiç mantıklı değildi. acı çekeceğini bileceğin bir adama aşık olmak da. o adam hayatımda gizli özne olarak duruyor bütün cümlelerimi devrik yapıyordu. "bırak yaa" diyorlardı ama bırakamıyordum. birileri bana şaka yapıyor olmalıydı. bir eşşek şakası... ciğerlerim sökülüyordu öksürmekten, kalbim sökülüyordu, ağlamamak için gözpınarlarımı sıkmaktan. durmadan öksürüyordum. durmaksızın ağlayamıyordum. sigarayı bırakalım diyorduk gülizle birbirimize. almayalım en azından belki evde olmazsa içmeyiz. ertesi gün aldığı yeni paketi uzatırken gülüyordu: gösterişi seviyorum kızım.
aramamalıyım diyordum ben de kendime sürekli. aramazsam düşünmem belki. ertesi gün elimde telefon ona sevgimi anlatmaya çalışırken buluyordum kendimi. ve o yine binlerce güzel şey arasından can yakan gibi birşeyler buluyordu bana söyleyecek.
bu sigara öksürtüyordu. bu aşk canımı yakıyordu.
zaten hayat pahalıydı, aşkım ucuz.
birini almak, diğerini vermek, öksürüğe yenilmekten bile zordu.
bırakmalıydım birşeyleri
yalnız bu hastalıklı aşk beni yorgun düşürüyordu,
sanırım tanrı benimle kafa buluyordu...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
