15 Mart 2010 Pazartesi

sebastian

Guns 'n' Roses - Cats in the cradle and a silver spoon .mp3
Found at bee mp3 search engine


Martlar kandırıkçıydı, Nisanlar havai...
Pazartesiler yalnızdı, salılar kapı tıkırtısına sallanacak kadar oynak.
Ertesinde karla karışık yağmurların geleceği meteoroloji tarafından açıklanan güneşli bir Mart sabahı, tadın damakta kalmasıydı. Güneşte yıkanan yaprakların ve çiçeklerin yarın daha hüzünlü olacağını bilmek. Ertesi gün nasılsa giyemeyeceğini bilerek yeşil ekose elbiseyi ve içine beyaz kısa kollu gömleği giymek ve hemşireye benzediğini fark etmekti.
Evet yeşil ekose elbise biraz inceydi ama bir gün vardı o da bugündü nasılsa.
Yarına? Kerimdi... Kerimeydi...

Akşam daha ucuz olduğu için dia'dan alışverişimi yapıp, kapıda onunla karşılaşmak için migrosa girdim. U şeklindeki migrosun içinde hızlı adımlarla yürüyüp çıkışa yöneldim. İçerideydi, çıkmak üzereydi. Gözlerini, bıyıklarını ve onu görmeleri seviyordum. Göz göze geldik, sempatik gülümsememle elimi uzattım, gözlerin kıstı, bıyıkları keyifle oynadılar. O da sempatik gülümsememi seviyordu belli ki.
Nasılsın hemşire? dedi.
Tokalaşmak dokunma ihtiyacıdır diye yanıtladım.
Kafasını diğer yana çevirdi ama gülümsediğini görüyordum. Belli etmese de bıyıkları keyifli zamanlarda olduğu gibi oynuyordu.
Sarılmak nedir o zaman? dedi ağzını yalayarak çıkan sözcüklerle.
Dokunmanın yetersiz kaldığı zamanlardır dedim kendimden emin bir tavırla.
Öyle olsun der gibi baktı yüzüme. Migrosun ilerisindeki parka doğru yürüyüp, gelip gelmediğimi kontrol etmek için durup bana baktı. Az ama öz konuşurdu zaten. Hareketlerle anlatabileceklerini sözcüklere dökmenin gereksiz enerji kaybı olduğuna dair bir tavrı vardı. Belki ağzından çıkan sözcükler az olduğu için değerli geliyordu bana. Parka doğru konuşmadan yürüdük, elimde hışırdayan torbamla. Binalar arasına sıkıştırılmış varla yok arasında parkın nasılsa boş kalmış bankına oturdum. O benim oturmamı beklerken parkı kolaçan edip yerleştiğimden emin olduktan sonra yüzünü göreceğim bir mesafede banka yerleşti.
Aramayacak mısın? dedi çat diye. Lafı uzatmayı sevmezdi.
Aramaya değil bulmaya karar verdim dedim. Lafın nerede uzatılmaması gerektiğini bilirdim.
Söyleyecek bir şey yoktu. Bir süre o parkın kadrolu sevgililerine, yaşlı teyzelerine ve gökyüzünde yavaşça çoğalan bulutlara baktık. Bazen rüzgar esti. Gözlerimizi kıstık.
Serin oldu dedi.
Geç de oldu dedim.
Geç kalanlar serindir zaten diye yanıtladı.
Okunacak kitaplarım, yazılacak yazılarım var dedim.
Demleyecek çayın da varsa... diye mırıldandı.
Gülümsedim.
Bir zamanlar vişne reçelim vardı ekmeğe katık edecek şimdiyse ayva marmeladı dedim. Anlamamış bakışına cevap verebilirdim tabi ama iki vişne tanesinin bir saptan çıkışını göstermek için yazı beklemeye karar verdim.
Ayva çiçek açmış, yaz mı gelecek.. diye mırıldanarak torbalarımı toplayıp kalktım. Onu görmek güzeldi. Ama söylemedim. Sadece gözlerine baktım. Gözlerinde gördüm ki beni görmek de güzeldi. Elimi uzattım, başını okşadım. Mırıldadı.
Eğer böyle yaparsan ayrılamayız dedi. Kuyruğu keyifle oynamaya başlamıştı.
Bir gün. Kendime ait bir evim olduğunda o ev ikimizin evi olacak dedim.
Ossırada yanımızdan geçen kadına küçük kızı beni gösterip
Aaa anne bak! kız kediyle konuşuyor diye bağırdı.
Annesi, kedi ya da ben onları ısıracakmışız gibi çocuğunu elinden çekip çekiştirerek daha hızlı yürümeye devam etti.
Gözgöze geldik. Gülümsedik. Evimiz olmasa bile bu parkta biraz oturmak keyifiydi.
Boynunu okşayıp veda ettim.
Martlar belirsizdi.
Pazartesiler yarım.
Nisanlar yamalıydı.
Salılar kendinden hiç beklenmeyecek kadar kararlı.
Ve resmi kaynaklara göre yarın karla karışık yağmur yağacaktı.

Hemşire kılığında bir ben evime yollanmışken dönüp parktaki sebastian'a baktım. Onun gözleriyse kanadı kırık bir güvercine takılmıştı...

14 Mart 2010 Pazar

deneme bir ki...



kimse mükemmel olduğunu söyleyemez elbette ama ilk tablet denememin bloga girmeye kesinlikle hakkı var
güliz hocalık etti ben de ilk denememi çizdim sonunda

Hilmi Yavuz'un Kuyu'su, Hayko Cepkin'in Sandık'ı, Buda'nın Peşt'i

Hilmi Yavuz bir öykü anlatmaya karar verir. Bu öyküyü kafasında öyle detaylandırır ki nerede yazması gerektiği bile bellidir. Hilmi Yavuz, sevgili okur, bu anlatıyı bir kuyu'da yazmak istemektedir. İşte bu nedenle içine Erica ve Baby tipi daktilolarının sığacağı bir kuyu arayışına girişir... Hilmi Yavuz'un Kuyu'sunu okumaya başladığımda Aziz Nesinvari bir tat aldım. Gözlerim heyecandan yerinde duramadığından susamış da bir bardak su bulmuşcasına içiverdiler Kuyu'yu. Hele Murat Menteş'in Dublörünün Dilemmasını yeni bitirmişken gösterişsiz,derin, yalın ve kurgularıyla hava atmayan böyle bir kitap ilaç gibi geldi.

Hayatınızdan sizi mutlu etmeyen alışkanlıklarınızı çıkardığınızda ve mutlu eden yenilerini istediğinizde hayat size bunları veriyor. İnanın. Bir süredir her sabah yürüdüğüm yolları yürümekten, hep aynı binaları ve trafik gürültüsünü çekmekten, her sabah oturduğum bilgisayarımın başına oturmaktan ve her akşam aynı yatağa dönmekten sıkıldığımı hissediyorum. Her sabah aynaya baktığımda gördüğüm, ben de benden sıkılabiliyor bazen. İşte böyle zamanlarda fonu değiştirmek gerekiyor. O zaman aynadaki aksin, yürüdüğün yollar, baktığın binalar, aldığın nefes farklı oluyor. Bacccha'ya bu planımdan bahsettiğimde bana tatil anketörü edasıyla sorular sormaya başladı; Sessiz ve sakin bir yerde ufak yürüyüşler mi istiyorsun? Yoksa sırt çantanı alıp şehir şehir dolaşmak mı istiyorsun? Göl kenarında sessiz bir orman mı olsun? Yoksa dalgaların vurduğu bir sahil mi? Baccha'nın hayatımda olmasını seviyorum. Onunla İkitellinin altına C4 yerleştirme planlarımızı, her konuşmamızda aslında bilmediğim ama bir öncekinden daha eğlenceli gelen yeni bir gücünü öğrenmeyi de. Ben de rehberim Baccha eşliğinde içinde olmak istediğim fonu seçtim. Uzun süredir ertelenen istekler klasörünü açtığımda Prag dosyası çarptı gözüme. Atina ve Prag arasında kısa bir kararsızlıktan sonra ruhumu bir balon gibi saldım ve Macaristan dedi. Bu sabah da Macaristan'da doktorasını yapmış Caner geldi çantasında Budapeşte haritalarıyla. Tatilin en güzel yanı tatil planları yapmaktır. Hele tatil planlarını senle gelmeyecek olsa bile seninle aynı heyecanla paylaşan dostların varsa tadından yenmez. Biz de Caner'le çizgi film arasında tatil planları yapıp güldük eğlendik. Orda bir Macaristan var, çok da uzakta değil.
Ey tatil! sen ne tatlı hayalsin.

Lüks insanı mutlu eden detaylardır demişti bir zamanlar tanıştığım bir Adonis. Benim lükslerimden biri de kitaplarım. Ufuk Hoca sağolsun, bugün Hayko Cepkin konserine giderken benim kitaplarımı da unutmamış ve birbirinden güzel altı kitap getirmiş bana. Bayram sabahını bekleyemeyen arife çocukları kadar mutlu ve heyecan doluyum.



Hayko Cepkin konserine giderken sahne şovunu merak ediyordum. Daha önce de bir çok rock konseri izledim ama böylesi bir performansa şahit olmadığımı söylemeliyim. Tam saatinde sahne aldı, salondaki kalabalıkla sahneye çıkacağı dakikaları saydık. Sahnede hiç ara vermeksizin bir buçuk saat kaldı. Şarkı aralarında gereksiz sohbetler, laf atmalar yoktu. Hayko Cepkin dinlemeye gittik ve doyasıya Hayko Cepkin dinledik. Ufuk Hocanın yeğeni Çağlar'ın heyecanı hepimizi zaten sarmıştı ve onun gibi en ön sıraya gitmeye cesaretimiz olmasa da bu muhteşem konseri arkalardan, dalgalı bir denizin kıyısında o ambiansa dahil olurmuşcasına keyifle izledik. Bebek'te fotoğraf çekme ve Tamirane'de jazz konseri programını anında sildiren Hayko Cepkin piyangosu bütün haftanın yorgunluğunu aldı. Yeni haftaya pimi henüz çekilmiş bir bomba kadar hazırım.

13 Mart 2010 Cumartesi

parkur şiirleri

özlemle beklenen güneş, binbir nazla parmak ucunu gösterdiğinde, ortaklar caddesinde bir urmuş gibi duran, ufacık parkıma koştum. parkta her öğleden sonrası gibi; yaşlı iki teyze alışveriş sonrası dedikodu yapıyor, iki sevgili bir köşede oynaşıyordu. güneşi gören bir banka oturdum, bir sigara yaktım, kitabımı açtım. bu kalan son beş sayfayı keyfim yerinde okumak istiyordum.
ilk sayfayı yeni geçmiştim ki iki damla düştü sayfalara. kafamı kaldırıp teyzelere baktım. farkında değillerdi. sevgililer dünyayı umursamıyor gibiydi. yukarı kaldırdım başımı... birşey görünmüyordu.
yağma, dedim içimden, lütfen öğle tatiline 3de ancak çıkabildim en azından 15 dakika yağma! muzırca saklanmıştı yağmur damlaları. tekrar kitaba döndüğümde, oyuncu çocuklar gibi, gelmeye başlayan pıtır pıtır ayak sesleri hızlandı.
önce teyzeleri, sonra sevgilileri kaçırdı.
inat ettim. şartlar ne olursa olsun, bu kitabı bitireceğim!

ortaklar caddesinin parkurunda, şakır şakır yağan yağmur altında, saçlarından sular akan bir kız oturuyordu.
yaprakları çevirdikçe yırtılan kitabın yaprakları, sırılsıklam...
inatçı kızdı vesselam.

istanboldan taşra'ya bakmak

ekşiden seçki
son derece turistik bir film bence. hani türkiye'nin tanıtımında filan kullanılmak üzere çekilen cinsten. ama anadolu'yu anlatıyor mu filmdeki stilize görüntüler bütünü? bence kesinlikle hayır.
başlarken "metropol" diye sadece istanbul veriliyor. ama ne istanbul: pera festivali dönemindeki istiklal caddesi. yersen yani.
sonra anadolu'ya geçiyoruz. orası da sanki homojen bir coğrafya.
oradan oraya atlıyoruz ama nerede olduğunuzu, dinlediğiniz şarkının nece söylendiğini öğrenmek istiyorsanız filmin sonuna kadar bekliyorsunuz çünkü öyle açıklama yazıları filan yok.
görüntüler güzel evet ama anadolu böyle bir yer mi? sevimli teyzeler, komik amcalar, zenneler filan... bu kadar naif mi anadolu yoksa kendi ülkemize oryantalist bir gözle mi bakıyoruz. seyirci de bayılıyor böyle işlere yalan değil
filmin en sorunlu kısmını sona sakladım: müzik. ki müzik de aslında çıkış noktasıymış filmin.
yerel malzemeyi her türlü popüler, ticari işe malzeme olarak kullanabilirsiniz tabii. beğeniriz, beğenmeyiz ama söyleyecek bir şey yok.
fakat eğer "anadolu kültürünün korunması" vs. gibi bir derdiniz varmış gibi yapıyorsanız ki yapıyorsunuz o zaman hiç olmazsa o belgeselde müziğe bulaşmasaydınız da gerçekten bir "belgesel" değeri olsaydı en azından müzik açısından.
meander

Anadolunun Kayıp Şarkıları - Lost Songs of Anatolia
Yükleyen AnadolununKayipSarkilari. - Tüm sezonlar ve tüm bölümler

Nezih Ünen'in seneler süren çalışmaları sonucunda! ortaya çıkardığı yapıtı, Anadolu'nun Kayıp Şarkıları hakkında bu kadar güzel eleştiri arasından ekşi sözlükten neden bu yorumu aldığımı düşünenleriniz olacaktır. Bu aslında oldukça eski bir hikaye. Doğumumdan beri yaşadığım.
İlk kez banka eğitiminde Ankara'dan geldiğimizi söyleyince eğitmenin "haa taşradansınız yani" cevabı üzerine, Anadolu'nun İstanbullularca taşra diye adlandırıldığını öğrenmiştim. Aslında taşra, bir ülkede başkent dışında kalan yerler için kullanılan bir terim olmasına rağmen Osmanlıdan kalma bir alışkanlık ve Konstantinapolis şımarıklığıyla, bazı İstanbullular Ankara'yı da içine katıp Anadolu'ya taşra demeyi uygun görüyorlardı. Bu filmin dili de bence temelde bu bakış açısına dayanıyor.
Taşralı bir kızım ben. Ankara'da doğup büyüdüm. Ki Ankara Anadolu'nun savaşmaktan ve çiğnenmekten yorgun düşmüş topraklarına ne uygun bir başkentti. Kurak, inatçı, zor... İnsanların elleri toprakları kadar çatlamış.
Türk tanışma adetleri (kanun/kuralları) kitabının ilk dört baba sorusundan biri olan
"Nerelisin?" e annem Kızılcahamamlı babam da Kayserili diye cevap verdiğimde gelen sorulardan biri siyah saçlarıma bakarak "Kürt müsün?" ya da "Hiç öyle görünmüyorsun. Sende Akdenizli havası var." olurdu.
Anadolu'da doğmak ve büyümek, bu toprakların insanı olmak basit birşeymiş ve sanki ben ondan biraz daha fazlasıymışım gibi söylenmiş bu sözlere kızgınlıkla bakardım.
Bu filmle ilgili yapılan yorumlarda da bunu sezdim. Sanki Anadolu'nun böyle bir müziği barındırması şaşırılası bir halmiş tavrı var. Ben de bu tavra oldukça şaşıyorum açıkçası. Nezih Ünen, müzikleri günümüz popüler sinema tekniğine uygun olarak efektlerle doldurmak gerekliliğini duymuş olmalı ki çıplak ses bulmak neredeyse imkansız. Entrüman ve insan sesinin çıplak dansını görmek olmalıydı sanki amaç. Sinema ilginç bir silah. İstediğiniz yerde görüntülerle, efektlerle, sözlerle topluca insanları güldürebilir, ağlatabilir, ya da neşelendirip, hüzünlendirebilirsiniz. Bu oryantalist duygu hipnozundan sıyrılıp Anadolu'ya insanıyla, türküleriyle, acılarıyla hakettiği ilgi gösterildiğinde bu film de amacına ulaşacaktır. Ama sonuç itibarı ile benim için dağ fare doğurdu.
Diyarbakır'ın sağ kulağından Burak Dikoğlu'nun kulağı çınlasın, bu yazdıklarımı okusa "Anadolu Candır" derdi.
Anadolu candır gerçekten. Arı bir ruhu vardır. O yüzden bana göre TRT2deki taşralı yönetmenlerin çektikleri Anadolu Belgeselleri bu kadar tanınmayacak olsalar da bu Osmanlı bakış açısına yeğdir.

12 Mart 2010 Cuma

ahh.ta.pot.


cumalardan bir cuma, cemreleri düşen baharın gelişine tomurcuklar kala, üstümde belden robalı siyah paltom, bebek sahilindeyim. bebekler gibi yürüyorum. bebeğin cuma akşamları için bile haddinden fazla karbon boyalı fonunda, aniden gelen açlık hissi gibi yanımda beliriveren süpermen soruyor;
bir burgere ne dersin bebek?
tanımadığım adamlarla burger yeme derdi annem, seni incitirler. ama bu adam süper ayrıca ne zaman annemin sözünü dinledim ki?
ağzımın kenarında nerden kaldığını bilmediğim rahatsız edici parçayı elimin kenarıyla silip, tamam diyorum. ortalama büyüklükte bir fare ailesi için bile dar klostrofobik bir dükkanda devasa köfteleriyle devasa burgerler ve asaların ucuna takılı anasonlu sosisler geliyor. süpermen halinden memnun. kriptonit bulamadığı zamanlarda birkaç dana da aynı işi görüyor demek ki.
ağzımın kenarında hala dışarı çıkmaya çalışan birşeyler var siliyorum, ama geçmiyor. düşününce öğürme hissi veriyor düşünmemeye çalışıyorum. öğünmek gibi olmasın ağzım sıkıdır ve sımsıkı yumuyorum.

Octopus from steve morel aka ekion on Vimeo.

nasıl sevdin mi,nefis bir tat değil mi? diye soruyor sivit-şortlu süpermen. burgerden beklediğim bu değil aslında ama pot kırmamak için ne anlama geldiği belirsiz bir ahh çekiyorum.
değişik gerçekten. diye bir yanıt veriyorum ağzımın kenarından dışarıya çıkmaya uğraşan her neyse'yi içerde tutmaya çalışarak.
allahtan mekan karanlıkvari bir loşlukta ve kapı ağzında, küçücük masaya düşen süpermenle benim dikkatimizi durmaksızın açılan kapı dağıtıyor. boğazımdan dilimin ucuna uzanan bu pot böylece far kedilmiyor. yarım adet dananın 9 ve 10 numaralı en lezzetli ikinci kısımlarından oluşan burgeri bitiremiyorum. gözümün önüne burger ekmeği arasında mööleyen bir dana geliyor.
yürüyüş yapalım diyorum zencefilli ve anasonlu sosis kokusunu dağıtmak için. diğer günleriyle kıyaslayacak kadar tanımasam da süpermen oldukça neşeli bir gününde ya da ben fazla sessiz olduğumdan kendini konuşmak zorunda hissediyor. saksafon çalan adamlardan, yayaların şaşalanmasından, tekne fiyatlarınına ve masraflarına katlanamayan spor spikeri reflekslerinin tokat sucuklarına etkisinden bahsediyor.
bense dalgalarda bıraktığı izi dinleyip, sesi koklayarak, boğazı yararak geçen kocaman şilebe bakıyorum.
dudaklarımın kenarından, rahatsız edici incecik ahtapot kolları uzanıyor...
bitiremediğim yarım inek hamburgerle, bir sandal cesedinin kafatasına yuva kurmuş fare ailesini besliyorum. su kabını kullanmak isteyen iki koca köpeğe kabını cengaverler gibi korkusuzca savunan kediye tezahurat yapıyorum ve karanlık kilise bahçelerinde göremeden ezdiğim zavallı salyangozun çıtırtısıyla sıçrıyorum. fare ailesinin selamını alıyor, aldığım selamı kediye veriyor, yediğim danaya ve salyangoza ahımı sunuyorum üzüntüyle...
rehavet çöküyor. biz yaz geldiğini sanan kolsuz bluzlü, fırfırlı etekli ve rugan ayakkabılı kızı görene kadar yürümeye devam ediyoruz.
bebek ruhu, iyi niyetime istinaden bir istinat duvarına yasladığı evrenin en muhteşem manolya ağacının çiçek pembesinden sürüyor yanaklarıma. pazar gündüz yine gel küçük kız diyor. bu sadece bir kaç günlük bir pembe. sakın kaçırma!



benimse ağzımın içinde kaçmak bilmeyen bir ahtapot. kıvranıyor. dudaklarım kilitli. açmamaya çalışıyorum. belki de ahtapot yüzünden gece boyu durmaksızın yeni bir sigara yakıyorum. sonunda sigaraların dumanları, manolyaların pembeleri, salyangozların kabukları, farelerin kuyrukları ve dahi kilise bahçeleri bile uyuyor. uçmaya üşenen süpermenle başbaşa kalıyoruz.
ben de kaçayım artık diyor süpermen.
süpermenin kaçtığını sanmazdım diye düşünüyorum. uçmasını ve beni de kollarına alıp uçurmasını beklememe rağmen ağzımı açıp birşey söylemiyorum. eğer açarsam o koca ahtapotun kafası fırlayacak ağzımdan.
susuyorum. ben sustukça gözlerim benden daha beter susuyorlar.
boğazı yırtan panama bandıralı bir şilep sesi dalgalarda.
boğazımdan dudaklarıma ahtapotlar taşıyor...
üstümde belden robalı siyah paltom ve cumalardan bir cumanın son tomurcukları.
bebekler gibi uykuya yürüyorum.
oyunları zorla bitmiş çocuklar şarkılar söyleyerek dağılıyorlar;

Evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine...

Coldplay - We Never Change .mp3
Found at bee mp3 search engine


10 Mart 2010 Çarşamba

seçmece

Yanyana iki salıncakta, elele tutuşan aşıklar gördük.

-İzle, dedi.Birinden biri mutlaka hızlanacak.

Dediği oldu ve bir süre sonra birtanesi daha hızlı sallanmaya başladı.

-Şu an eminim kolları çok acıyor.

-Ee? dedim.

-İzlemeye devam et.Birazdan elleri ayrılacak.

Yine dediği oldu ve elleri ayrıldı.

-Aşk bunun gibi bir şey işte, dedi.

Yutkundum sonra.

8 Mart 2010 Pazartesi

göbek



her akşam olduğu gibi şunu da yapayım bunu da yapayım diyerek yatmam gereken saatten geç yatıp, sabah da beş dakika daha diyerek uyanmam gereken saatten geç kalktım. sporu bırakmamakta kararlıyım. o göbek eriyecek!
sabah metrobüs o kadar kalabalıktı ki kadının birinin saçı ağzımdaydı, adamın birinin göbeği dirseğimde. biri bacaklarını bacaklarımın arasından uzatmıştı. bir sürü boyun kokusu, yanak yumuşaklığı, göbek ve kalçadan oluşan bir bataklığın içine çekiliyor gibiydim. göbek fikri zaten pek karıncayuvasıvari hisler uyandırıyordu.
ve inatla kitap okuyodum ayakta. anlayacağınız toplu bir sex partisinin göbeğinde kalmış kırmızı başlıklı kız gibiydim.
hadi bakalım hayırlısı.

4 Mart 2010 Perşembe

beklerken



son zamanlarda bana beck le mek diyorlardı dostum. siz de öyle diyebilirsiniz. oysa daha ne beklediğimi bile bilmiyordum. içine hapsolduğum dumanvari duvarların dağılmasını bekliyor olabilirdim. o duvarların içinden kendimi, ciğerlerden uzun süren öksürüklerle atılmış balgamlar gibi dışarı attığımda, kafamı yukarı kaldırıp kesif gri ıslaklıktaki bulutlara bakıyor ve maviliklerinin arasından sızacak bir gün ışığına hasret çekiyor da olabilirdim.
tespih çeker gibi sırayla anları, imameye geldiğimde de "ya sabır" çekip ve bir tur daha bekliyor bile olabilirdim. aslında; ne olursa olsun ertelemeden, üşenmeden ve vazgeçmeden yönü ve saati belirsiz bir otobüs durağında, gelip gelmeyeceği bile belli olmayan bir otobüsü bekliyor gibi bekliyordum. beklemek zor iştir. dışardan bakıldığında tek bir eylem gibi görünse de zihnin en çalıştığı zamanlardır beklediğiniz zamanlar. tuvalette aklınıza gelen fikirlerin siz neyi beklerken geldiğini bir düşünün!

beklemekten yorgun düşmüş gözkapaklarıma sızan uykuya yenik düşmeye direnerek uyandığımda uzun süre bekleme bulanıklığında gören gözlerime göre kafası sıklamen çiçeği şeklinde gövdesi pan bir kadın duruyordu yanımda.

gözlerim ne derece güvenilirdi ki?
ya gördüklerim?
peki ya!
görmediklerim?

sıklamen pembesi dudaklarıyla kadın;

emri vakiye giden otobüsler buradan mı geçiyor? diye sordu.

gel gelelim kafası sıklamen pembesi bir kadın ne kadar güvenilirdi? hele keçi ayaklarıyla bir yandan dans ediyorsa. bu kadar uzun beklemekten öğrendiğim bir şey varsa ; güvenmediğim babam değil, gözlerim olsa onları bile umursamayacağımdı.

vaki neyse de emrinin şu otoriter halleri beni deli ediyor kuzum diye yanıtladım aslında keçi olduğunu göz ardı ederek. ardı ardına, umarsızca ve belki beklemekten kaynaklı biraz hayasızca devam ettim. ben kaç zamandır bekliyordum o da birazcık beklesindi canım!

onlar üç kardeş aslında biliyorsunuz değil mi? emri, baki ve veli. vaki derler ama asıl adı bakidir. vak vak baki derdik. vak vak deyince tiki tuttuğu ve bayıldığı için çocukken çok uğraşırdık. çocuklar pek zalim olurlar. büyüdükçe bunun farkına bakıp sonradan bakiye çevirdik.

beklediği cevabı alamadığından olsa gerek kadının sıklamen rengi saçları tekme yenmiş hayalar gibi buruşup kuruyarak döküldüler, keçi ayaklarıysa gövdesiyle koşarak uzaklaştı. kaçarken elindeki yan flütü demirlere sürterek tııııııırrrrrrtttttt diye bir ses çıkarıyordu. bense bu duruma ve kadının buruşuk kocaman ağız şeklindeki boşluğundan çıkmaya çalışan homurtuya aldırmadan devam ettim.

aslında başlarda ben de muhtemelen sizin de sandığınız gibi veli'yi ali'nin kardeşi sanıyordum. yani kırkdokuz teyzeyle elli amcanın oğulları. bebeklikten beri arkadaşımdır onlar. bebekte büyüdüm zaten. bizim oraların en sevdiğim özelliği agop amcanın da, hadise teyzenin de, nuri amcanın da birbirleriyle kaynaşmış olmasıdır. şimdi bebek deyince üstün.körü ünlülerin hatırlanması ne garip. oysa o semtin kendine has bir mozaiği vardı ki bambaşkaydı. mozaik demişken mozaik pastayı pek severim, ziyadesiyle de aşureyi. kırkdokuz teyzenin aşuresi pek meşhurdu. elli amcanın da okeye dönmesi. okey?

yaprakları çürüdüğünden kurtçuklara ve cevap veremeyen kemirdikleri sıklamen kadına aldırmadan susup beklemeye devam ettim.

karşı kaldırımda kaldırım taşının yanındaki mazgala dikkatle bakan kediye takıldı gözüm. kedileri severdim. çizmeli kedi de, alice'in sırıtkan kedisi de, en yerel ünlü kedi coka'nın püskülü de ilginç karakterlerdi mesela. kedilere pisipisi köpeklere kuçu kuçu diye seslenmek daha ilginçti aslında. yine de bu durumu fazla sorgulamadan nizami bir şekilde pisipisi diye seslendim kediye, beklememi oturduğum bankın yanına bırakarak. kedi gözlerini kaldırıp şaşkın gözlerle bana baktı. kadının tersine hiç ses çıkarmadı. sadece ilgiden rahatsız olmuş gözleri uzun uzun sordu:

"ne bakıyosun?"

o benden daha sabırsız olmalıydı ki beklemekten çabucak sıkılıp mazgal kapağından aşağı bakmaya devam etti. neye bakıyor olabileceğini düşündüm.
büyük ihtimalle bir fareydi baktığı. (olasılık: %85)
daha ufak olasılıklarla; kertenkele (değer: %9),
eşek arısı (değerse yakar: %6)
ya da de şıkkı; diğer (değmez: %2.5) olabilirdi.
etrafımda eşşek arıları misali uçuşan sayıları elimin tersiyle kovalayıp sıklamen rengi kadının kafasını yiyen kurtcukları kelebek sandığım, ama eşşek arısı olabileceklerini hiç düşünmediğim aklıma geldi. bunlar olurken beklemek hissi sıkıntıyla ayaklarını yere vuruyordu bıraktığım yerde. beklemek bekletilmezdi. o gittikçe artan bir sinirle ayaklarını yere vurmaya devam etti. bense beklemenin sakin ve uykulu olanını sevdiğimi düşündüm. ona dönmeye çalıştım ama sinirle ayaklarını vurdukça üzerinde bulunduğum kaldırımı dalgalandırıyor, karşı kaldırımla aramdaki mesafe uzuyor ve mazgaldan kaynayan kırmızı sıvıdan oluşmuş nehirde vapur seferleri düzenleniyordu. kafamda UB40'den red red wine çalmaya başladığında beklemeyi bırakıp tekrar kediye seslendim.
pisipisipisi... sisi... pis. i.
kedi biraz önceki kadar şaşkın ama daha sinirlisi bakışlarıyla hiç ses çıkarmadan sordu:

"ne bakıyosun? hey bana seslenen! neye bakıyosun? NEYE? söylesene! "

beklemeye sabrı olmayan kedi hemen başını önüne eğip mazgalda baktığı şey neyse ona bakmaya devam etti. belki de orada baktığı şeye de durmaksızın aynen öyle diyordu gözleri;

"ne bakıyosun?"

delikten fışkıran kırmızı sey'in farkında bile değildi. ub40'nin kırk haramileri kılı yararak sürüklendikleri kızıl saçlar misali nehrin içinde şarkı söylenip sallanarak gözden kayboldular.

sıklamen kadın çürümüş, arılar sayılar ve yüzdelerle uçup gitmişlerdi.
otobüssüz bir otobüs durağı ve ben, bekleyişim ve arkadaşı sıkıntı, kızıl saçlar ve arasında dolanan vapurların vakur düdükleri kalmıştı ortada. bir süre sonra herkes birbirini kanıksadı ve sessizce haleti ruhiyemizin gün batışını seyretmeye daldık.

Mango Kızın Evrilmesi

bu ahvah içinde çok şeraitli bir refleksle, yeni moda otobüs duraklarına konan, yeni moda markalardan birinin reklamına takıldı gözüm. reklam panosundaki koca dudaklı kadın üzerindeki ufacık haki şort elbisesi ve ona uyan hakileştirilmiş gözleriyle, belindeki kahverengi kemeri ve ona uydurulmuş uyduruk saçlarıyla uzanırmışcasına son zamanlarda pek moda olan bir pozla donmuştu. göz göze geldiğimizde saçlarını demode bir tavırla geriye doğru atıp;

evrimin bittiğini mi sanıyorsun? dedi.

Evrimini tamamladığını düşündüğünden neredeyse emin olduğum o ünlü artizden böylesi bir soru duymak beni şaşırtmıştı.
hayır. ruhun cinsiyeti olmadığını sanıyorum daha çok diye yanıtladım kadının lümpen saçlarından gelen kışırtılara bakarken çekirge sürüsü olmalı diye düşünüyordum. insan giyinip kuşanmak için para kazanan tek hayvandır! diye fısıldarken cesare kulağıma, kadın;

beklemek bana göre değil bekletmek belki dedi omuzlarını kaldırıp bekleyişimi küçümseyici bir tavırla. o sırada gözlerinden kanatlarını hışırdatarak dökülen çekirge sürüsü sortumsu elbisesine yayılmış ve kemirmeye başlamıştı.

gene de bir iştir beklemek, bekleyecek birşeyi olmamaktır korkunç olan demiş cesare paves. ki ben kendisine kendimi pek yakın hissetmişimdir. çoğu kişinin galatasarayın ünlü santraforu hakan şükürle bildiği torinoda, yaşadığı aşk acılarının ağırlığına dayanamayarak, bütün notlarını yok edip 21 adet uyku hapıyla uyuyayazmıştı ki aşkın kendi de bir uyku halidir bana kalırsa. söylenene göre edebi kariyerinin doruğunda olmasına rağmen özel hayatı karışıktı cesare'ın, ki aşk zaten karışıklık demektir. Sonu olmayan aşk ilişkileri onu bunaltmıştı der bazıları ki aslında aşkın sonu yoktur... diye konuşuyordum çekirgelerin kanatlarına bakarak. ki çekirgelerin kanatlarından iğrendiğim an bu gereksiz sohbetin nereye gideceğini düşünmeye başladığım anla aynı zamana denk geliyordu.

ossırada akşamüstü maviliğinde, semadan, genişlemiş omuzlarından yeni yeni çıkmış kanatlarını hışırdatarak durağa inen çakır keyif gözlü, laylon sakallı bir adam dans ederek boynuma sokuldu. dudaklarından dökülen telsiz sesinin cızırtılarında;

aralık kapıdan kararsız rüzgara! kığğğğttt. gel hadi. kığğğğğtttt.. öyle bir gel ki kığğğtttt... çığlıklar atalım. çığlık olalım. bizen gayrı herkes bizi martı sansın. kığğğğttt. tamam. sesi yükseldi. boynumun kumsallarına vuran bu gayrı resmi teklifin dalgalarıyla kendimden geçtiğimde gözlerim ehli keyif bir çift mavi göze uyandı. soran, önce gözlerle sonra dudaklarla;

günaydın. çok beklettim mi? dedim.

yoo dedi gülümseyerek. senin uyanmanı beklemek çok keyifli. ne görüyordun rüyanda?

yeni uyanmış bir kedi kadar keyifle gerinerek mırıldandım.

hiiç..seni beklediğimi.

1 Mart 2010 Pazartesi

get the blue's


dance in blue's

yine kalkamadım kurduğum saatte
oyalandım durdum kıyafetlerle boş yere
üç farklı elbise değiştirdim
sonunda karar kıldım kot etekte

durağa gittiğimde otobüs yeni gelmişti
eteğime aldırmayıp koştum yetiştim son anda
yapı dergisi okuyan bir adamın yanına oturdum
otobüs homurtuyla kalktığında
kadıköy yerine beşiktaşa gidene binmişim
çok geç olmuştu anladığımda

muavinin yanına gittim hemen
metrobüse binecektim dedim ben
elindeki gazeteyi hışırdatarak yanıtladı
dedi; çok geç, ancak köprüden önceki durakta inersen
boğaz trafiği, yol tıkabasa doluydu
mümkün değil yetişemezdim
işe başlama saatim dokuzdu
derin bir nefes alıp oturdum
başladım beklemeye
trafik tam bir işkenceydi
metrobüsler geçiyordu neşeyle

biraz bekledikten sonra bir metrobüs durağı gördüm
şöförün kulağına eğilip
dedim; insem geçebilirmiyim köprüden sizce
şöför bana duvarı ve telleri önerdi!
sakin olmalıydım ama fırladı kanım beynime
durağa yaklaştığında gördüm bir adamı
attı teller arasındaki boşluktan adımını
tamam dedim geçen biri var ineyim
açtı şöför bıkmış bir tavırla otobüsün kapısını
tellerin arasından kelebekler misali geçtim
ilk gelen sıkışık metrobüse bindim

mecidiyeköye şurda ne kaldı ki dedim içimden
geçtim sarılmış sevgililerin içinden
aklım uzanamadığım çantamdaki kitapta kalmıştı
neyse ki metrobüs yolu hep açıktı
zincirlikuyuda boşaldı metrobüsün yarısı
mecidiyeköye vardığımda mesaiye beş dakika vardı
Tanrıya şükürler olsun Pazartesileri yaratmıştı
Sendromunu da ardına takmıştı
Geç kaldı herkes uyanamamış suratlarla
Kahvemi alıp masama oturduğumda
Blues çalmaya başladı